"Bazı hayatlar, sadece bir işçinin öyküsü değil, bir milletin vicdanına atılan imzadır. O, elinde nasır, yüreğinde iman taşıyan bir direnişin adıdır."
I. KİMLİĞİ VE BİR MÜLTECİNİN YEMİNİ
Adı Bahri Aksu'ydu. 44 yıllık ömrünün her anını, idealist bir duruşla yoğurmuştu. Onun hikâyesi, daha doğmadan önce başlamış bir özgürlük arayışının sonucuydu. Aksu ailesi, kızıl bayrağın gölgesini reddederek, Yugoslavya’nın komünizm cehenneminden kaçmış, hür bir nefes için gelip İstanbul’a sığınmıştı. O, bu hür toprakların kıymetini en iyi bilenlerdendi.
Bir fabrikada beden gücüyle alın teri döken bir işçiydi. İkameti Şişli’de olsa da, ruhu tüm milletin davasındaydı. Evliydi ve iki evladın onurlu babasıydı; çocukları ve eşi, onun sadece ailesi değil, aynı zamanda koruması gereken en kutsal emanetleriydi.
II. İDEALLERİN ADANMIŞLIĞI
Bahri Aksu, sadece elindeki aletlerle değil, inancıyla da mücadele ediyordu. O, sıradan bir işçi değil, ülkülerin neferiydi. Fabrikanın tozlu yollarından, memleket sevdasının en çetin cephelerine yürüyen bir kahramandı. Ülkücü İşçiler Derneği’nin sarsılmaz bir üyesi, Milliyetçi Hareket Partisi Şişli İlçe teşkilatının yılmaz bir ferdiydi. Çalıştığı fabrikada, oturduğu mahallede, zulme karşı bir ses, adaletsizliğe karşı bir vicdan abidesiydi. Onun duruşu, sadece inançla değil, geçmişte ailesinin kaçtığı o karanlık ideolojiye karşı verilmiş ebedi bir yeminle de perçinlenmişti.
III. O KARANLIK 23 ARALIK
Takvimler, vatan topraklarının kanla yazıldığı bir dönemi, 23 Aralık 1979’u gösteriyordu. Kışın en soğuk ve en puslu günlerinden biriydi. Bahri Aksu, o gün öğle vakti, saat 13.00 sıralarında, Şişli’deki İzzetpaşa Vefa Poyraz Sokak’taki evinden çıktı. Attığı her adım, bir tehdidin yaklaştığını bilse de, geri dönmeyi reddeden bir yiğidin kararlılığını taşıyordu.
O, inanç yolunda yürüdü; ancak, hürriyet düşmanı gölgeler onu bekliyordu.
IV. SON YÜRÜYÜŞ VE EBEDİ ZAFER
Bahri Aksu’yu, kaçtıkları komünizm ideolojisinin militanları durdurmak istedi. İki komünist militan tarafından kurulan hain pusuda, silâhlar patladı. O yiğit işçi, davasına siper oldu. Ağır yaralanarak yere yığıldı.
Hastaneye yetiştirilmek üzere son bir çaba sarf edildi. Fakat bu çaba, fani bedeni kurtarmaya yetmedi. Bahri Aksu, daha hastaneye varmadan, 44 yaşında, İstanbul'da şehadet şerbetini içerek ebediyete yürüdü. İşçi ceketinin altında taşıdığı büyük iman, ona sonsuzluğun kapısını açtı. Şehadeti, onun hayatını sadece bir ölüm değil, destansı bir fedakârlık ve zafer olarak mühürledi.
V. ARKASINDA BIRAKILAN MİRAS VE ZULÜM
Bahri Aksu’nun vedası, arkasında sadece yas değil, tarifsiz bir çile bıraktı. Eşinin çektiği zorluklar, bu adanmışlığın bedelinin ne kadar ağır olduğunu gösteriyordu. 12 Eylül darbesinden kısa bir süre sonra, Bahri Aksu’nun eşi, Sıkıyönetim tarafından gözaltına alındı. Üsküdar Emniyet Amirliği’nin karanlık dehlizlerinde, işkencenin acımasız yüzüyle tanışmak zorunda kaldı.
Ancak zulüm burada bitmedi. O, Milliyetçi Hareket Partisi İstanbul davasında sanık kürsüsüne çıkarılarak yargılandı. Kahramanın eşi, eşinin uğruna can verdiği davaya sahip çıkmanın bedelini, hem zulüm hem de yargılanma ile ödemek zorunda kaldı.
Sonunda, kahraman Bahri Aksu’nun naaşı, Zincirlikuyu mezarlığına tevdi edildi. O, bir işçi olarak yaşadı, ancak bir kahraman olarak toprağa verildi.
"Zincirlikuyu’daki mezarı, sadece bir işçinin yattığı yer değil; zulme karşı verilen sözün, nesilden nesile aktarılacak olan o destansı direnişin abidevi şahididir."