"Bazı ruhlar, fırtına dinmeden önce yola çıkar. Onlar, en genç fedakarlıkların en parlak yıldızıdır."
KİMLİĞİ VE YÜREĞİNDEKİ ERKEN BAHAR
Bu toprakların kaderine mühürlenen isimdi o: ABDULLAH POLAT. Ne doğduğu yer ne de resmi mesleği; onun kahramanlığını tanımlayan şeyler değildi. O, 23 ARALIK 1978 tarihinde, KAHRAMANMARAŞ'ta, henüz hayatının baharında bir meşale gibi yanıp kül oldu.
Babası Mehmet Polat’ın gözünden, o sadece bir evlattı; henüz bıyığı dahi yeni terlemiş, 16 yaşında bir genç. Okulların üzerindeki karanlık bulutlar nedeniyle, geleceğe dair umutları bir oto elektrikçisinin yanında çıraklıkla yeşermeye çalışıyordu. Şehirde kalır, elinde bir sanat edinme gayretiyle çalışırdı. O, sadece bir çırak değil, fırtınanın geleceğini sezen, duruşuyla yaşından büyük bir ruhtu.
MARAŞ KIYAMETİ VE BEKLENEN YOLCU
Tarih, 23 Aralık Cumartesi idi. Köyde bir yakınlarının düğünü vardı ve baba Mehmet Polat, küçük aslanı Abdullah’ı bekliyordu. Ancak bekleyiş, yakıcı bir dehşetin gölgesi altına girdi. Maraş'tan yükselen, sadece duman değil, yaklaşan felaketin aleviydi. Gecenin sessizliğini yırtan, susmak bilmeyen otomatik silah sesleri... Cayırtılar ve takırtılar, bir şehirdeki düzenin darmadağın oluşunun habercisiydi. Düğünler bozuldu, neşe söndü. O dehşet, tam dört gün, dört gece sürdü. Dört gün boyunca Maraş, ateş ve korkuyla boğuşurken, Abdullah ortada yoktu.
BİLİNMEYEN SON YÜRÜYÜŞ
26 Aralık Salı günü, o korkunç sessizlik nihayet çöktüğünde, yüreklere düşen kurt büyüdü. Büyük oğlu Mehmet köye geldiğinde, baba Mehmet Polat’ın sorusu, kâbusu gerçeğe dönüştürdü: “Abdullah nerede?”
Büyük oğul, onu daha Cuma’dan köye yolladığını söylediğinde, babanın ağzından o yakıcı nida yükseldi: “Eyvah!” Yürek cayır cayır yanmaya başlamıştı. Şehre geri döndüler. Artık amaç yaşamak değil, o gencin izini bulmaktı. O dört karanlık günde Abdullah ne yaptı? Nereye gitti? Hangi tehlikenin üzerine yürüdü? Bu soruların cevabı, Kahramanmaraş’ın kanla yazılmış defterinde bir sır olarak kaldı.
O, geri çekilebilirdi. Köye dönebilirdi. Ama Maraş’ın kalbi kanarken, o fırtınanın tam ortasında kaldı. 16 yaşındaki bir fidanın, ölümün kol gezdiği sokaklarda attığı o son cesur adım, fedakârlığın en saf göstergesidir.
ACININ SOĞUK DEPOSU VE ŞEHADET MÜHRÜ
Baba Polat, kabuslarla geçen uykusuz bir gecenin ardından, kayıp arayan yüzlerce insanla birlikte hastaneye koştu. Ortalık, çaresizliğin sesiyle kaynıyordu. Sonra o soğuk, resmi ses yankılandı hoparlörden: “Dikkat! Aşağıda soğuk hava deposunda, Buzhane’de cenazeleri olanlar gidip alsınlar.”
Bir baba için cehennemin kapısı, buzhanenin kapısıydı. Umut ve dehşet arasında gidip geliyordu. Her cesette oğlunu aramaktan kaçınıyor, bulamadıkça sevinmeye çalışıyordu. Ta ki en köşedeki bölüme yönelene kadar. Ayakları geri geri gidiyordu. Gördüğüne inanamadı.
Orada, cesetler arasında uzanmış, cansız yatıyordu. Abdullah’ı, küçük yavrusu, babasının aslanı... Onu çekip çıkardı, başını kucağına aldı. Yüzü tertemizdi, sanki melekler gibi gülümsüyordu. Bedeninde görünür bir yara yoktu.
Ancak, başını hafifçe çevirdiğinde, kahramanlığının mühürlendiği noktayı gördü. Ensesinde, haince ve kalleşçe sıkılmış tek kurşunun izi. Arkadan gelen bir kurşun, 16 yaşındaki bir delikanlının onurlu duruşunu sona erdirmişti. O an, bir babanın yüreği Maraş’ın alevlerinden daha şiddetli yandı.
Abdullah Polat, henüz hayatın başında, bir milletin kalbinde sönmeyecek bir şehitlik mertebesine ulaştı. O, toprağa verildi; ama yüreği, bu davanın sancağına dikildi.
"O, sadece 16 yaşındaydı, fakat Maraş'ın en karanlık gecesinde, bir milletin kalbine sönmeyecek bir yıldız olarak gömüldü."