"Yürekten gelen bir inanç, bazen hayatın en çetin sürgününü bile kutsal bir nöbete dönüştürür."
KIRIKKALE'NİN YÜKSELEN SESİ
1957 yılının Kırıkkale topraklarında filizlenen bir fidandı o. Adı Osman Arıca. Daha çocuk yaşta, toprağına ve milletine olan bağlılığın ilk derslerini aldığı Kırıkkale’de ilk ve ortaokul eğitimini tamamladı. Ancak ruhu daha büyük ufuklara doğru çekiyordu. Bilgiye ve davaya olan açlığı onu İstanbul'a, asırlık bir eğitim yuvası olan Kabataş Erkek Lisesi’nin sıralarına taşıdı. Bu, sadece bir okul değil, aynı zamanda büyük ideallerin şekillendiği bir ocaktı.
CESARETİN TANIMI: YILMAYAN LİDERLİK
İstanbul’daki lise yıllarını tamamladıktan sonra, duruşunu daha da sağlamlaştırmak için Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü’ne yürüdü. Osman Arıca, yalnızca ders kitaplarına eğilen bir öğrenci olmadı; o, inandığı değerlerin sarsılmaz bir savunucusu ve gençliğin kılavuzu olmayı seçti. 1977 yılına gelindiğinde, Kırıkkale’de Yüksek Öğrenim Başkanlığı gibi onurlu ve tehlikeli bir görevin bayrağını omuzladı. Bu görev, onu doğrudan mücadelenin cephesine taşıdı. Baskı ve tehditler, hayatının ayrılmaz bir parçası haline geldi. Ham metinler bize O’na defalarca saldırdıklarını, ancak O’nun yılmadığını fısıldar. Her saldırı, O’nun kararlılığını pekiştiren, ruhunu çelikleştiren bir sınavdı.
SÜRGÜN VE VAZİFEYE ADANMIŞLIK
Devletine Zirai Donatım kurumunda hizmet verirken, duruşu ve inancından dolayı maruz kaldığı baskı, onu yurdundan uzakta, Adana’ya sürgüne götürdü. Kırıkkale’nin yiğit evladı, memleketinden binlerce kilometre uzakta dahi, vatan ve millet sevdasına olan adanmışlığını bir saniye bile askıya almadı. Sürgün, O’nun için bir ceza değil, davasının başka bir cephesiydi.
SON BEKLEYİŞ, EBEDİ NÖBET
Ve o kara gün geldi: 22 ARALIK 1978. Adana’da, Küçüksaat mevkisinin kalabalığı içinde, bir otobüs durağında, sükûnetle bekliyordu. Bu bekleyiş, bir sonraki durağa giden sıradan bir yolculuğun başlangıcı olmaktan çıkıp, ebedi bir mertebeye yükselişin son anıydı. Henüz birkaç dakika geçmişti ki, karanlık eller sahneye çıktı. Bir grup komünist militan, pusuya yattıkları yerden, silahsız ve yalnız bekleyen bu kahramana haince bir saldırı başlattı.
O karanlık günün dehşeti, tüm çıplaklığıyla gözler önüne serilmişti: Devriye gezen jandarma kuvvetleri çevrede olmasına rağmen, caniler pervasızca cinayeti işleyip olay yerinden rahatça uzaklaşabildiler. Osman Arıca, 13 kurşunla vurulmuştu. Her kurşun, O’nun duruşuna ve cesaretine sıkılan bir ihanetti.
ON ÜÇ KURŞUN VE GERİ DÖNÜŞ
Görevi uğruna sürgün edildiği bu şehirde, Küçüksaat durağı, O’nun son nefesine şahit oldu. Kahramanın cansız bedeni, o acımasız günün ortasında, tam iki saat boyunca olay yerinde kaldı; şehitlik mertebesinin soğuk bir nişanesi gibi. Ancak bu bekleyiş bir bitiş değil, destansı bir vedaydı.
Nihayetinde, Osman Arıca ait olduğu toprağa geri döndü. Şehadeti kabul eden Kırıkkale, yiğit evladını bağrına bastı. O, yıllarca süren tehditlere rağmen yılmayışıyla, sürgünde dahi vazgeçmeyişiyle ve son nefesini davasına mühürleyişiyle bir milletin vicdanında ölümsüzleşti.
"Osman Arıca, 22 Aralık 1978 günü, beklediği otobüs durağını, sadece yirmi bir yıllık ömrün değil, ebediyete uzanan bir kahramanlık duruşunun simgesi haline getirmiştir."