"Vatanın sarsılmaz temeli, dükkanının önünde dahi inancından dönmeyenlerin omuzlarında yükselir."
KİMLİĞİN VURULMAZ MÜHRÜ
İstanbul’un yorgun sokakları, 1979 yılının o çetin kışına hazırlanırken, bazı yiğitler sadece ticaret yapmakla kalmıyor, aynı zamanda memleket davasının da bekçiliğini üstleniyordu. O yiğitlerden biriydi MUZAFFER BAŞ.
Ömrünün baharında, 41 yaşında, alın teriyle yoğrulmuş bir Esnaf. Zeytinburnu-Yeşilştepe Mahallesi 75. Sokakta, her gün kepenklerini kaldırdığı, helal rızkını kazandığı küçük Nalburiye dükkanı, onun hem evi hem de kalesiydi. O, sadece çivi ve tahta satan bir satıcı değil, inancının mihenk taşı, mahallesinin sarsılmaz direğiydi.
ÜLKÜNÜN ÇELİK YÜREĞİ
Muzaffer Baş’ın kimliği, dükkanının sınırlarını aşan bir adanmışlıkla mühürlenmişti. O, memleketin zor günlerinde MHP Zeytinburnu İlçe Teşkilatına katılarak, kuru bir siyasetin değil, çetin bir davanın gönüllü neferi olmuştu. Dört bir yanın ateş çemberine döndüğü, sözün namludan çıktığı o yıllarda, siyasi duruşunu bir yaşam biçimi olarak benimsemişti. O, bu davanın bedelini biliyor, ancak geri adım atmayı asla düşünmüyordu.
ALIN TERİ VE İHANET
Tarih, 01 Aralık 1979’u gösteriyordu. Soğuk bir Cumartesi sabahıydı. Saatler 08.30’u vurduğunda, Muzaffer Baş, hayatın en saf anını yaşıyordu: Kardeşi Mehmet Baş ile dükkanında, mesaiye hazırlanıyorlardı. Nalburiye dükkanının loş ışığı altında, belki bir marangoz tezgahını düzeltiyor, belki de o günkü işleri planlıyorlardı. Sessizlik, bir esnafın sabah rutini gibi huzurluydu.
Ancak o an, o masum dükkan, bir anda karanlık bir ihanetin hedefi haline geldi.
SON NEFES, SON MÜCADELE
Dükkanın kapısı, gençliğin ve ideolojinin zehirlenmiş öfkesiyle açıldı. 19-20 yaşlarındaki, devrimci solcu-komünist militanlar, yanlarında getirdikleri ölümcül otomatik silahlarla, tereddütsüz bir baskın düzenlediler. Bir esnafın dükkanı, bir anda kurşunların dans ettiği bir savaş alanına döndü.
Muzaffer Baş, elinde nalburuyla, karşısında ise yaylım ateşine tutulmuş bir namluyu buldu. Orada ne bir pazarlık ne de bir geri çekilme anı vardı. O, bulunduğu yerden, inancından zerre taviz vermeden, davasını kalbiyle savunarak dimdik durdu. O saniyelerde yaşanan mücadele, kuru bir çatışmadan öte, bir ülkücünün hayatını adadığı değerler uğruna son nefesini verişinin destanıydı.
Kurşunlar bedenini bulduğunda, Muzaffer Baş; çaresizliğe değil, ebedi bir şahitliğe yürüdü ve şehadet mertebesine erişti. Dükkanın zemini, onun vatan davasına olan sadakatinin mührü olan kanıyla ıslanırken, kardeşi Mehmet Baş da o ateş çemberinde ağır yaralanmıştı.
Muzaffer Baş, 41 yaşındaki ömrünü, bir nalburiye dükkanında, inançları uğruna ödenen en ağır bedelle noktaladı. O, sadece öldürülmedi; zulme karşı duruşuyla tarihe adını yazdırdı.
"Bazılarının ömrü kısa, duruşu ise tarihten uzun sürer; çünkü onlar, canları pahasına bir ülküye şahitlik etmişlerdir."