"Bazı genç ömürler, bir milletin vicdanında sonsuzluğa uzanan destanların sadece en vurucu satırlarıdır. Levent Baykay’ın duruşu, işte o satırlardan biridir."
KİMLİĞİ VE ADANMIŞLIĞININ KAYNAĞI
O, Ege’nin güneşiyle yoğrulmuş bir idealistti. Doğduğu yer, huzurun ve denizin şehri İzmir’in Bornova İlçesi’ydi; fakat kaderi ve davası, onu ülkenin en çetin mücadele alanına, İstanbul’a çağırmıştı. Levent Baykay, sadece bir genç değildi; o, geleceği ilmek ilmek inşa etmeye ant içmiş bir zihin, Yıldız Devlet Mimarlık ve Mühendislik Akademisi’nin parlak bir öğrencisiydi. Mimarlığın inceliği ile mühendisliğin sağlamlığını ruhunda birleştirmiş, Beşiktaş’ta bir mühendislik bürosunda çalışarak da hem emeğini hem de davasını yüceltiyordu. Gençliğin tüm enerjisini, okumaya, çalışmaya ve inandığı değerler uğruna mücadeleye adamıştı.
SAVAŞ ALANI: 19 ARALIK 1977
Takvimler, 19 Aralık 1977’yi gösterdiğinde, İstanbul’un soğuk sokakları, hainliğin ve karanlığın kokusunu taşıyordu. O gün, Levent’in çalıştığı büro, sadece bir iş yeri değil, ideal ile ihanetin karşı karşıya geldiği son siper haline gelecekti. Bir Ülküdaşı ile kısa bir süre sohbet etmiş, vatanperverliğin sıcaklığını paylaştıktan hemen sonra, kader ağlarını örmeye başladı.
SON HAZIRLIK VE TEHLİKENİN GÖLGESİ
Levent’in arkadaşı dışarı çıktığında, etrafta pusuda bekleyen komünist militanlardan oluşan tehlikeli bir grubu fark etti ve durumu derhal Levent’e ulaştırdı. Her köşede adaletin düşmanlarının kol gezdiği o çetin çağda, Levent Baykay, düşmanın varlığını öğrendiği an paniklemek yerine, yüce bir duruş sergiledi. Canını kurtarmayı değil, ruhunu hazırlamayı seçti. Gerekli tedbiri aldıktan sonra, o büyük hesaplaşmaya, o ebedi yolculuğa çıkmadan evvel, abdest almak için banyoya girdi. O, çatışmaya bedeniyle değil, arınmış bir ruhla çıkmayı hedefliyordu; sanki şehadetin kapısını çalmadan önce ruhsal temizliğini tamamlamak ister gibiydi.
KAHPECE AÇILAN KAPI
Ne var ki, karanlık, sinsi bir ihanetle içeri sızdı. Daha önce aynı büroda çalışmış bir komünistin yardımıyla, kapı sessizce anahtarla açıldı. Bu, bir çatışma değil, namussuzca bir pusu, kutsal bir ana yapılan alçakça bir saldırıydı.
İçeriye "it sürüsü gibi" dalan militanlar, Levent Baykay'ı en savunmasız, en arınmış anında yakaladılar. O, abdest alırken, yani Rabbine en yakın olduğu o anda, kahpece kafasından ve göğsünden vurularak ağır yaralandı. Canilere yakışan bu alçak eylemi gerçekleştirdikten sonra, karanlığın içlerine kaçtılar.
YÜREĞİN SON DİRENİŞİ VE ŞEHADET
Büroya bir süre kimse uğramadı. Sessizlik, Levent’in kanı yerde akarken, ihanetin soğukluğunu artırıyordu. Nihayet apartmanın kapıcısı, bu yiğit ülküdaşımızı kanlar içinde yerde yatarken buldu ve onu hızla bir arabaya bindirerek hastaneye ulaştırmaya çabaladı.
Fakat akıtılan kan, artık vatana adanmışlığın mührüydü. Levent Baykay, o son anlarında bile inancından ve davasından zerre taviz vermedi. Yaralı bedeni can çekişirken, ruhu sonsuzluğa doğru kanatlandı. Son nefesini Kelime-i Şehadet getirerek verdi ve böylece şerefli Şehitler Ordusu’na katıldı. O gün, İstanbul’da sadece bir öğrenci değil, idealleri uğruna en kıymetli varlığını feda eden bir kahraman yere düştü.
EBEDİ MİRAS
Levent Baykay’ın cenazesi, doğduğu toprakların şefkatli kucağına, İzmir Bayraklı Soğukkuyu mezarlığına tevdi edildi. Ancak onun fedakârlığı asla unutulmadı. Adı, Beşiktaş Serencebey Yokuşu'nda bulunan öğrenci yurduna verildi.
O artık, sadece toprağa verilmiş bir beden değil, gençliğin cesaretini ve duruşunu temsil eden ölümsüz bir semboldür. Levent Baykay’ın adı, o karanlık günlerde dahi abdestini tamamlayıp şehadete yürüyenlerin yolunu aydınlatan bir kutup yıldızıdır.
"Onun abdest suyuna karışan kanı, bir ihanetin değil, bir kahramanlığın temizliğini mühürlemiştir. Levent Baykay, adını sadece taşlara değil, bir milletin adanmışlık ruhuna yazmıştır."