"Bazı genç hayatlar, bir fırtına gibi esip geçer; arkalarında sadece bir biyografi değil, bir milletin vicdanına yazılmış, ateşten bir imza bırakırlar."
KÖYDEN BAŞLAYAN İDEAL: BİR GENÇ ADANMIŞLIĞI
O, Yozgat’ın derinliklerinden, Yerköy ilçesinin Göçerli Köyü’nden yükselen bir sesti. Daha çocuk yaşlarında, köprüyü aşmak ve aydınlığa yürümek için yollara düştü. Köyünde aldığı ilkokul eğitimini, Yerköy’de tamamladığı ortaokul ve 1975-1976 öğretim yılında mezun olduğu Yozgat Ticaret Lisesi izledi. Adı Mustafa Ekinci’ydi. 23 bahara sığdırdığı hayatı, daha o yıllarda davasına adanmıştı. Onların ocağında ülkü, sadece bir fikir değil, bir yaşam biçimiydi; Mustafa, ailesinden aldığı bu kutlu duruşu, genç ruhunda bayraklaştırdı.
ANKARA'NIN KALBİNDE YÜKSELEN BİR SÖZ
Hayat onu, ideallerinin peşinden Ankara’ya taşıdı. Başkentin karmaşasında dahi duruşu netti. O, sadece bir öğrenci değildi; ülkenin geleceğini inşa edecek öğretmenler yetiştiren Ticaret ve Turizm Yüksek Öğretmen Okulu’nun son sınıfında okuyan, yarınların mimarıydı. Aynı zamanda, davasının merkez üssü olan Büyük Ülkü Derneği’nin de bir neferiydi. Ankara sokaklarında attığı her adım, kuru bir ders programının değil, inandığı değerler uğruna atılmış kararlı bir adımdı.
BİR DERGİ VE SON VAZİFE
Takvimler 19 Aralık 1978’i gösteriyordu. O gün, elinde kılıç ya da tüfek yoktu; sadece düşüncenin, inanışın ve davanın mütevazı silahı olan "Genç Arkadaş Dergisi" vardı. Omuzladığı vazife, derginin abone çalışmasını yapmak, ışığı en karanlık köşelere ulaştırmaktı. Koltuğunun altında taşıdığı her bir dergi, aslında Mustafa’nın inancının ağırlığını taşıyordu.
YERE DÜŞMEYEN MÜCADELE VE ŞEHADET
Ankara Ulus Sanat Lisesi önündeyken, alçaklık sinsice pusuya yattı. Komünist gruplar, sayıca çok, gözleri kinle dolu olarak, tek başına bir gence saldırdılar. Mustafa, silahsız ve hazırlıksızdı; tek sermayesi cesaretiydi. Dergileriyle dolu koltuğuyla bir ara sokağa saparak kurtulmaya çalıştı, ancak kader onu başka bir komünist grubun önüne çıkardı.
Korku nedir bilmeyen bu 23 yaşındaki yiğit, sayıca ezici üstünlüğe rağmen, teslim olmayı reddetti. Direnmeye çalıştı, alçaklarla son nefesine kadar mücadele etti. Sayıca çok olmalarına rağmen, kahraman duruşu karşısında dehşete kapılan düşman, en adi silaha, kurşuna sarıldı. Mustafa’yı kurşun yağmuruna tuttular.
Göğsü delik deşik olsa da, Mustafa Ekinci yere düşmeyi kabul etmedi. Bahçe duvarından tutunarak, ayakta kalmak için canının son damlasına kadar direndi. Kurşunlar peş peşe gelmeye devam ettiğinde, genç bir ülkücünün ruhu, mücadele ettiği o Ankara toprağında şehadete erdi.
Ancak bu son an, sadece bir ölüm değildi; aynı zamanda destansı bir isyanın belgesiydi. Olay yerine gelenler, şehidin avucunu açtıklarında, bir tutam saçla karşılaştılar. Bu saç, saldırgan militanlardan Leyla kod isimli bir kadına aitti. Mustafa, son anlarında bile, ellerini kirli ellere uzatmış, düşmanını can havliyle yakalamış, boyun eğmediğini canıyla haykırmıştı.
Bu eldeki tutam saç, kanla mühürlenmiş bir yemin, o karanlık günde kazanılmış son onur mührüydü. Yıllar sonra, 12 Eylül ihtilalinin ardından yakalanan bu militan, Mustafa Ekinci’nin destansı direnişini ve son saniyesine kadar verdiği mücadeleyi itiraf etti.
"Kurşunlar bedeni durdurabilir; ama bir kahramanın avucunda kalan o son iz, onun teslim olmamış ruhunun ve sonsuzluğunun ispatı olarak, tarihe mühürlenir."