"Bazı ruhlar, hayatlarını sadece yaşamaz; en karanlık günlerde bile inandıkları uğruna yanacakları bir meşale gibi taşırlar."
KİMLİĞİ VE ANADOLU’NUN YÜKSEK SESİ
Halil Gündüz… O, sadece bir isim değildi; Yozgat’ın Çekerek ilçesinden filizlenmiş, Anadolu’nun çetin duruşunu ruhunda taşıyan bir adanmışlığın suretiydi. Doğduğu toprakların sarsılmaz karakterini, yüreğinde bir ülkü ateşi olarak harlamış, hayat yolculuğuna tevazu ve sadakatle çıkmıştı.
ADANMIŞLIĞIN TEVAZUSU
O, makamların ya da yüksek rütbelerin peşinde koşmadı. Çalışma hayatına, alın terinin kutsallığına inanarak özel şirketlerin neferliğinde başladı. Ancak gönlündeki hizmet ateşi, onu devletin kalbine, Ankara’ya çağırdı. En nihayetinde, Maliye Bakanlığı çatısı altında, milletin hizmetinde bir müstahdem olarak göreve başladı. Halil Gündüz için önemli olan, nerede durduğu değil, duruşunun ne kadar sağlam olduğuydu. O, vatanın her bir köşesine yayılan damarlarına hizmet etmeyi, en sade görevinde dahi bir onur addediyordu.
19 ARALIK 1978: KADERİN SON DURAĞI
Takvimler 19 Aralık 1978’i gösterdiğinde, Ankara’nın soğuk ve gri gökyüzü, yaşanacak kahpeliğin habercisi gibiydi. Görev aşkıyla dolu yüreği ve dürüst yaşamıyla, memleketinin zorlu günlerine ışık olmaya çalışırken; o günkü yolu, Kayaş-Topkaya Tren İstasyonu’ndan geçti. Ne yazık ki, burası, onun ebediyete yürüyüşünün başlangıcı olacaktı.
AHLAKSIZ PUSU VE SON KARAR
Halil Gündüz, tek başına yürüdüğü o yolda, karanlığın pususuna düşürüldü. Tarih, bu tür büyük kahramanlıkların detaylarını çoğu zaman gizler; bize sadece o kişinin en zor anda verdiği kararı gösterir. O gün, komünist militanlar, sayılarına ve silahlarına güvenerek, alçakça ve kahpece bir saldırı gerçekleştirdiler.
Halil Gündüz’ün bu pusudaki son anları, metanetinin ve inancının doruk noktasıydı. O, diz çökmeyi reddetti. Düşmanının karşısında eğilmek yerine, ülkülerine sımsıkı sarılarak, o karanlık güçlere karşı göğsünü siper etti. Saldırının detayları bilinmese de, sonuç bellidir: Halil Gündüz, canını ortaya koyarak, inançlarının bedelini ödedi.
Canını alanlar, bu büyük fedakârlığın izini silmek istercesine, naaşını tren yolunun en tenha ve ıssız bir köşesine terk ettiler. Sanıyorlardı ki, karanlıkta yapılan bu eylem, unutulup gidecek.
İKİ GÜNLÜK SESSİZLİK VE EBEDİ ŞEHADET
İki gün süren bir sessizlik, Ankara’nın o demir yollarında yankılandı. Ancak hakikat, toprağın altında dahi gizlenemezdi. 21 Aralık günü, Halil Gündüz’ün nurlu naaşı bulundu ve milletine olan son borcunun büyüklüğü tescillendi.
Tren rayları, onun son nefesini verdiği yer, artık sadece bir ulaşım hattı değil; bir kahramanlık menkıbesinin sessiz tanığıydı. Halil Gündüz, müstahdemlik unvanının çok ötesinde, milletinin kalbinde yaşayan, cesaretin ve adanmışlığın en yüce mertebesine yükselmişti. O, sadece ölmemiş, şehitlik makamına erişerek, ismini 1978 yılının destanına mühürlemişti.
"Halil Gündüzler, ne zaman ki hakikat için yürüdüler, işte o zaman adları bir memleketin vicdanına altın harflerle yazıldı."