"Ömür denilen takvimde on beş baharı tamamlayanlar vardır; ama o baharı bir millete adayanlar, destanların kalbinde yaşar."
EDİRNE'DEN İSTANBUL'A TAŞINAN YEMİN
Edirne'nin yiğit ruhu Süloğlu ilçesinden, henüz on beş baharını devirmiş gencecik bir fidandı Şükrü Sancak. Hayatı ve idealleri uğruna İstanbul’un karmaşık sokaklarında adanmışlığın sancağını taşıyordu. O, sadece bir öğrenci değildi; Zeytinburnu Abdulhak Hamit Tarhan İlköğretim Okulu’nun en zorlu görevi üstlenmiş teşkilat başkanıydı. Ruhunda taşıdığı dava ateşi, yaşına sığmayacak kadar büyüktü. Geride, kendisiyle birlikte iki kardeş ve bir abla bırakarak, fani dünyaya karşı sorumluluğunu erken yaşta omuzlamıştı.
YOKLUĞA RAĞMEN SIRTTAN DÜŞMEYEN SANCAK
Hayat, Şükrü’ye kolay bir yol sunmadı. Ailesinin yaşadığı maddi imkânsızlıklar, onun bileğinde ve zihninde erken olgunlaşmaya sebep oldu. Kitaplarının başından kalkıp, geçim derdine omuz vermek için bir berber dükkânında çırak olarak çalışmaya mecbur kaldı. Ancak, yüreğine nakşettiği sancağı asla terk etmedi. O, yokluğun çetin sınavından geçse de, geri döndü. Okuluna, davasına ve ülküdaşlarının yanına, daha da bilenmiş bir kararlılıkla geri döndü. Şükrü Sancak, fedakârlığın, zorluğa boyun eğmemek olduğunu kanıtlamıştı.
ADANMIŞLIĞIN ZİRVE NOKTASI: MÜBAREK VAKİT
Takvimler 19 Aralık 2000’i gösterdiğinde, İstanbul Zeytinburnu’nda manevi bir sükûnet hâkimdi. Mübarek Ramazan ayının bereketi, Ülkü Ocakları’nın içini dolduruyordu. Şükrü, iki ülküdaşıyla birlikte oruçlu bedenlerini dinlendiriyor, ezanın okunmasıyla beraber kutsal sofrayı kurmayı bekliyordu. O anlar, inancın verdiği huzurun, adanmışlığın en saf hâliydi. Kapı çaldı. Ocağın kapısı, her zaman misafire açık olan kapı, o akşam bir ihanetin kalkanı olacaktı.
O KARANLIK GÜN VE MASADAKİ SON DURUŞ
Hainler, pusu kurarak gelmişti. Kapıyı açma cesaretini gösteren yiğit ülküdaşı Köksal Günaydın, kapı açılır açılmaz kahpe kurşunlarla yere yığıldı. Bu alçaklar, ocak denilen mabede zorla girdiklerinde, içerideki manzara, onların vahşetini bir kez daha ortaya koydu.
Henüz on beş yaşındaki Şükrü Sancak, masada oturuyordu. İftarı bekleyen, kalbi vatan sevgisiyle çarpan bu genci hedef aldılar. Kaçmak, saklanmak yerine, davasının sembolü olan o masada, dimdik oturarak tehdidi karşıladı. Gözleri, geleceğe dair inancını yansıtıyordu. Hainler, alçaklıklarını yedi kurşunla perçinledi.
YÜREKLERE KAZILAN ŞEHADET
Yedi mermi, on beş yıllık bir ömrün son damlasını akıtırken, Şükrü Sancak sadece bedenen düştü; ruhu ve adanmışlığı ise ebediyete erdi. Diğer ülküdaşları yaralı olarak o karanlıktan kurtulmayı başarsa da, Şükrü’nün tertemiz kanı, ocağın eşiğine mühürlenmişti.
O, ne fakirlikten ne de tehditten yılmış; son nefesine kadar inancının masasında kalmayı seçmişti. Zeytinburnu’nun küçük teşkilat başkanı, o iftar vakti, yedi kurşunla bir milletin yüreğine kazınan büyük bir kahramana dönüştü. O, Ramazan ayında oruçlu bir bedenle vatan nöbetini tutarken şehadete yürüyen, gençliğin ve adanmışlığın sarsılmaz timsalidir.
"On beş yıllık kısacık bir ömür, vatanın göğsüne yedi kurşunluk bir mühür olarak kazındı. O, bir öğrenci değil, çağlara meydan okuyan bir destandı."