"Kimi ömürler kağıda değil, milletin vicdanına ve toprağın ruhuna yazılır. Onlar, en zorlu kavşakta dahi onurun bildirisini ellerinde taşırlar."
YÜREĞİNDEKİ MİLLET SEVDASI VE ADANMIŞLIĞI
1952 yılında, Adana’nın çetin ve vakur toprağı Kozan’da dünyaya gelen bir yiğitti o: HASAN IŞIK. O, sadece Adana’nın Kiremithane Mahallesi’nde ikamet eden sıradan bir vatandaş değildi; o, ülkesinin en derin köklerine bağlı bir işçiydi. Bir fabrikanın alın teriyle yükselen duvarlarında emeğini yoğuruyor, yuvasını bu onurlu kazançla ayakta tutuyordu. Evliydi, bir çocuk babasıydı. Onun yaşamı, ailesine duyduğu sevgi ile mensubu olduğu davanın fedakârlığı arasında örülmüş, sessiz ve derinden gelen bir adanmışlık yeminiydi. Ancak kader, bu mütevazı işçiye, 17 ARALIK 1978 günü, bir milletin vicdanını temsil etme görevi yükleyecekti.
KIRILMA ANI: KARARLILIK VE İMTİHAN GÜNÜ
O karanlık Pazar sabahı, takvimler 17 Aralık 1978’i gösteriyordu. Hasan Işık, ailesinin gereksinimlerini karşılamak üzere izinli olduğu o günde, sıradan bir alışverişin telaşını yaşıyordu. Ancak Adana sokakları, o dönemde sadece ekmek peşinde koşanların değil, ideolojilerin kanlı çatışmalarının da sahnesiydi. Hasan, aldığı erzaklarla yolda yürürken, zehirli fikirlerini zorla yayan, düzeni bozmaya ant içmiş komünist militanların karanlık gölgesiyle karşılaştı.
SÖZÜN NAMUSU VE YİĞİTLİK DESTANI
Gözleri kararmış militanlar, Hasan Işık’ın yolunu keserek, ellerindeki ihanet bildirisini zorla vermek istediler. O an, bir işçi ile bir ideoloji arasında değil, vicdan ile zorbalık arasında büyük bir hesaplaşma başladı. Hasan Işık, almayı kesinlikle reddetti. Bu basit ret, o anın sıradan bir itirazı değil, bir milletin onurunu temsil eden destansı bir duruştu.
İşte o an, sokaklar kavgaya tutuştu. Sayıları kendisinden kat kat fazla olan bu güruh, bildiriyi kabul etmeyen bu cesur yüreğe saldırdı. Ama Hasan, geride bırakacağı isminin lekelenmesine izin vermedi. Bir ordunun cesaretiyle tek başına direndi. Hasan, karşısındaki kalabalığa rağmen, yiğitçe karşı koydu. Kıyasıya süren bu mücadelede, haksızlığa karşı duruşunun gücüyle, sayı üstünlüğünü dahi alt ediyordu.
BİR KAHRAMANIN SON NEFESİ: 17 ARALIK 1978
Düşman, bu sarsılmaz iradenin karşısında aczini anladı. Bilek gücüyle ve mertçe bir mücadeleyle bu ülkücüyü yenemeyeceklerini gördüklerinde, korkaklıklarını namert bir eylemle taçlandırdılar: Silaha davrandılar.
Tek başına duran, ailesinin ekmeği için çıktığı yolda davasının fedaisi olan Hasan Işık’a dört bir yandan ateş açıldı. Kurşunlar, sadece bir işçinin bedenine değil, dürüstlüğün ve adanmışlığın kalbine isabet ediyordu.
17 ARALIK 1978’de, Adana’nın sokakları, bir babanın ve bir ülkücünün en yüce andını izledi. Aldığı kurşun yaralarından dolayı, olduğu yerde şehadet şerbetini içti. Hasan Işık, o gün canını verdi; ancak vatan toprağına, zorbalığa karşı direnmenin, onurunu satmamanın ve son nefesine kadar dik durmanın ebedi dersini miras bıraktı. O sadece düşmedi; düşmanının korkaklığını ifşa ederek, davasının sönmez bir meşalesi olarak yükseldi.
"Onlar ki, kalabalıklar içinde tek başına kalsalar bile, taviz vermedikleri inançlarıyla yenilmezliğin destanını yazarlar."