"Yürekler ki 17’sinde dahi bir dağın ağırlığını taşıyabilir; onlar ki, gençliklerini değil, namus bildikleri yurdu kurban ederler."
YURDA ADANMIŞ GENÇ BİR YÜREK
Giresun’un çetin coğrafyasında, Görele İlçesi’nin Çavuşlu Nahiyesi’nde doğdu. Adı Erdoğan Yılmaz’dı. O, yalnızca bir öğrenci değil, ailesinin yükünü omuzlayan, erken olgunlaşmış bir yiğitti. Hayat, onları İstanbul’un büyük ve soğuk karmaşasına sürüklemişti; ama o, şehrin kalabalığında dahi davasının izini sürmekten vazgeçmedi. Henüz 17 yaşındayken, Vefa Lisesi son sınıfında okuyor, okuldan arta kalan her dakikasını ailesine destek olmak için çalışmaya ayırıyordu. Onun hayatı, fedakârlık ve sorumluluk üzerine kurulu bir destandı.
İSTANBUL’DA ATEŞTEN BİR MEKTEP: VEFA LİSESİ
Eğitim yuvası sandığı Vefa Lisesi, o yıllarda karanlık bir ideolojinin, Komünistlerin hâkimiyetine teslim olmuş bir cephe hattıydı. Baskı ve yıldırma politikalarının hüküm sürdüğü bu çemberde, Erdoğan Yılmaz geri adım atmadı. O ve ülküdaşları, inançlarının ve vatan sevgisinin ateşinden güç alarak sıkı bir çalışma başlattılar. Bu kararlı duruş sayesinde, okul üzerindeki baskıcı hâkimiyet parçalanmaya, Ülkücü hareket güçlenmeye başlamıştı. Bu kutlu uyanışta, Erdoğan’ın cesareti ve teşkilatçılığı büyük bir pay sahibiydi. Kazanılan her mevzi, düşmanın kinini ve dışarıdan aldıkları desteği artırdı. Artık, okul koridorlarından dış dünyaya atılan her adım, ülkücüler için tehlikeyle örülü bir yola çıkmak anlamına geliyordu. Yalnız gezmek zorlaşmış, mücadele sokaklara taşınmıştı.
YÜZLERCE NAMERDİN KARŞISINDA SON NEFES
16 Aralık 1977. Tarihin acı kaydettiği o gün, ders bitimi sonrasıydı. Ülkücü öğrenciler, omuz omuza, birliği zırh edinerek toplu halde okuldan dışarı çıktılar. Ancak dışarıda, adalet duygusundan yoksun, sayıca kat kat üstün bir kalabalık bekliyordu. En az 100 ila 150 kişiden oluşan Komünist grup, vicdanlarını susturarak, topluluğa karşı silahla ateş açtı. Bu, bir çatışma değil, namertçe planlanmış bir saldırıydı.
Kaosun ve mermi seslerinin ortasında, 17 yaşındaki Erdoğan’ın ayağı, kaderin acımasız bir cilvesiyle bir demire takıldı ve yere düştü. O an, karanlığın ve kinin en alçakça yüzü ortaya çıktı. Yerde, savunmasız kalan o gence, yüzlerce düşmanın nefretiyle kurşunlar yağdırıldı.
SON DÜŞÜŞ VE YÜCELİŞ
Düşüşü, fani bedenin bir anlık tökezlemesiydi; ancak o, ideal uğruna atılan son bir adımdı. Silah sesleri arasında, kahraman ülküdaşları, kendilerini tehlikeye atarak onu mermilerin altından sırtladılar. Umutla, yaralı bedeni hastaneye yetiştirdiler. Fakat 17’lik bir fidanın gövdesine saplanan o kin, bütün çabaları boşa çıkardı.
Erdoğan Yılmaz kurtarılamadı. İstanbul, 16 Aralık 1977’de, gençliğini davasına adamış bir yiğidini şehit verdi. O, bir okul kapısında düşmüş olabilir; ama duruşuyla, mücadelesiyle ve fedakârlığıyla, zamana ve ideallere kazınan ebedi bir abide oldu.
"O, fani bir bedende ebedi bir duruşu temsil etti. Düşmek bir son değil, destanın başlangıcıydı."