"Bazı hayatlar bir inancın kalkanı olur; Mehmet Çiftçi’nin hikâyesi, başından vurulduktan sonra dahi düşmana koşan bir yiğitliğin destanıdır."
KİMLİĞİ VE İDEALİNE ADANMIŞLIK
Gaziantep'in kadim topraklarında doğmuş bir yiğit, Mehmet Çiftçi. O, sadece ekmeğini kazanan bir şoför değildi; o, aynı zamanda genç ruhları eğiten bir disiplin ve irade sembolüydü. Tekwando ve jimnastik hocalığı yaparak, sadece bedenleri değil, neslin ruhunu da çelikleştiriyordu. Onun duruşu, ailesinin adanmışlığıyla pekişmişti; zira ağabeyi Mustafa Çiftçi, Büyük Ülkü Derneği'nin Gaziantep il başkanlığını yürüterek, onun yolunun sadece bir meslek değil, bir dava yolu olduğunu kanıtlıyordu.
GAZİANTEP'İN YİĞİT SİPERİ
Yıl 1980, 15 Aralık’ın puslu soğuğu, karanlık ideolojilerin vatan topraklarına gölge düşürmeye çalıştığı zorlu bir zamandı. Mehmet Çiftçi, her adımıyla inancının izini takip ederken, komünizmin nefret tohumlarını eken TKP’li Marksist militanların hedefi haline geldi. Onlar, sessizce, gölgelerin içinden beklediler; bir pusu kurmuşlardı, vicdansızlığın ve korkaklığın en alçakça eylemi.
O KARANLIK PUSU VE İSYAN
Olay günü, Gaziantep sokakları kinle doluydu. Ülküdaşımız Mehmet Çiftçi, çapraz ateşin ortasına çekildi. Gözü dönmüş militanların kurşunları havayı yardı ve en ölümcül darbe geldi: Vurulmuştu. Başından vurulan bir adam, dünyanın en çaresiz anını yaşamalıydı; düşmeliydi, teslim olmalıydı.
Ama Mehmet Çiftçi, düşmedi. Çünkü onun yüreğindeki iman, canından daha büyüktü.
YÜZ METRELİK DESTAN
Başından aldığı yaraya rağmen, düşmanına sırtını dönmeyi reddetti. Vücudunu saran o anlık dehşeti, inanılmaz bir kararlılıkla yendi. Belinden tabancasını sıyırdı ve komünist militanlara doğru yürüdü.
Bu bir geri çekiliş değil, bir taarruzdur! Başındaki kurşunla, hayata tutunması mucizeyken, kendisini vuranları yüz metre boyunca kovaladı. O yüz metre, sadece bir mesafe değil, teslimiyet bilmeyen bir ruhun yazdığı destandı. Mehmet Çiftçi, düşmanına korkuyu saldıktan sonra, nihayet bedeni daha fazla dayanamayarak yere yıkıldı. O, düşen bir savaşçı değil, son nefesine kadar savaşan bir kahramandı.
SON NEFES VE ADANMIŞLIK
Ağır yaralı halde Adana Balcalı Hastanesi’ne kaldırılırken, o bitmeyen yolculuk, bir duaya dönüştü. O büyük acının içinde dahi, dilinden şikayet değil, teslimiyetin en güzel ifadesi olan Salavat-ı Şerifeler döküldü. Bu, Hakk’a yürüyüşün manevi ilanıydı.
Yedi gün boyunca komada kaldı. Başındaki kurşun yarası, mucize eseri iyileşmişti; sanki hayat ona geri dönmek için çabalıyordu. Ancak o yüz metrelik destansı koşunun yorgunluğunu ve verilen son mücadelenin ağırlığını taşıyan ciğerleri, artık çalışamaz olmuştu. Bütün tıbbi çabalar nafile kaldı.
15 Aralık 1980’de, Mehmet Çiftçi, bir inancın sarsılmaz neferi olarak, hastanede ruhunu teslim etti ve Gaziantep’in Şehidi oldu. O, sadece bir can vermedi; zulme karşı direnişin adını tarihe altın harflerle yazdırdı.
Adalet, gecikmeli de olsa, yerini buldu. Kahpe pusu kuranlardan Hilmi Toy, yakalanarak hak ettiği cezaya çarptırıldı ve infaz edildi. Ancak Mehmet Çiftçi’nin fedakârlığı, hiçbir cezanın ödeyemeyeceği kadar yüce bir emanet olarak kalbimize kazındı.
"Mehmet Çiftçi’nin kanı, vatanın sadece toprağına değil, aynı zamanda onur ve cesaret tanımına da karışmıştır. O, bir kez daha kanıtladı ki, bir ülkücünün davası, kurşundan daha ağır basar."