"Bazı hayatlar, sessizce başlar, fakat kahramanlık ateşiyle sonsuzluğa yürür. Bu, alnının teriyle bir destan yazanın hikayesidir."
KÖKLER VE ALIN TERİNİN YEMİNİ
Tarih, 1954 yılını gösterdiğinde, Anadolu’nun çetin coğrafyasında, Ağrı’nın Eleşkirt ilçesinin Süzgeçli Köyü’nde bir yiğit doğdu: Hüseyin UÇAR. O, toprağın sadeliğini ve dürüstlüğünü ruhunda taşıyordu. Ailesiyle birlikte Konya’nın Seydişehir topraklarına göç etti. Tahsil hayatını lise birinci sınıfa kadar sürdürebildi; zira davanın ve hayatın sorumlulukları erken omuzlarına yüklenmişti.
Askerliğini vatanına layıkıyla tamamladıktan sonra, ekmeğini namusuyla kazanmak için Ankara’nın yolunu tuttu. YSE’de bir işçi olarak çalışmaya başladı. Hüseyin UÇAR, sadece bir işçi değildi; o, emeğiyle kazanan, alın teriyle yoğrulmuş, ancak yüreği yüksek ideallerle çarpan bir Türk Milliyetçisi, bir Ülkücüydü. Bekârlığı, hayatını adadığı ülküye olan bağlılığını simgeliyordu.
BİR YÜREĞİN ADANMIŞLIĞI
O, sadece inşaatlarda duvar örmekle kalmadı; MİSK’in (Milliyetçi İşçi Sendikaları Konfederasyonu) saflarında, işçi sınıfının haklarını savunmak için dimdik durdu. Karanlık ve puslu günlerde, ideallerini sadece sözle değil, eylemle de hayata geçirdi. Ülkücü İşler Derneği’nin çalışmalarında bıkmadan, yorulmadan görev aldı; bir milletin geleceği için en zorlu görevleri üstlenmeye gönüllü oldu.
Hüseyin UÇAR’ın davası, mesleğinin önüne geçmişti; onun her adımı, inandığı değerler uğruna atılmış bir adımdı. Alın teriyle kazandığı her kuruş, adanmışlığının bir nişanesiydi.
ANKARA, 15 ARALIK 1977: SON NEFESİN ŞEHRİ
Soğuk bir 15 Aralık günüydü, yıl 1977. Ankara’nın kalbi, Kızılay’da, tarihin en çetin hesaplaşmalarından biri gerçekleşmek üzereydi. Hüseyin UÇAR, hayatının son anlarına doğru yürüyordu.
Karşısında, ideolojisi ülkücü değerlere düşman olan komünist bir devrimci, üniversite öğrencisi Mahmut Esat GÜVEN ve yanındaki yoldaşı vardı. Bu, sadece iki insanın karşılaşması değil, iki zıt kutbun, iki farklı dünya görüşünün kesişme noktasıydı.
DİRENİŞ VE BEŞ EL ATEŞ
Mahmut GÜVEN, tam bir teslimiyet istercesine, o kahraman işçiye seslendi: “Dur, ellerini kaldır!” Bu, yalnızca fiziksel bir teslim olma emri değil, aynı zamanda ülkücü ruhun boyun eğmesi talebiydi. Mahmut GÜVEN, Hüseyin UÇAR’ın aranması için arkadaşına emir verdi.
O anda, olgusal metnin sessiz kaldığı o büyük kahramanlık anı yaşandı. Hüseyin UÇAR’ın ellerini teslim edip etmediği bilinmez. Ancak bu adanmış ruhun, kendisine yöneltilen zulme, haysiyetini ayaklar altına almaya ASLA izin vermeyeceği kesindi.
O, geri adım atmadı. Eğilmedi. Davasına gölge düşürecek bir teslimiyet göstermedi. O an, bir işçinin kararlılığı, namlunun ucundaki tehlikeye karşı dimdik duran bir dağ misali yükseldi.
Ve sonra o karanlık ses duyuldu: Önce bir el… Bu, fedakârlığın ilk mühürüydü. Ardından, dördü daha bu kahraman gövdeye saplandı. Beş el ateş, 1954 doğumlu bir ülkücü işçinin hayatını sonlandırdı. O, Kızılay’da, zorbalığın ve teslimiyet emrinin karşısında durarak, şahadet mertebesine yükseldi.
Hüseyin UÇAR düştü. Ama bu düşüş, bir yenilgi değil; alın teriyle suladığı davasının ebedi zaferiydi. O, 15 Aralık 1977’de, Ankara’nın soğuk toprağını imanıyla ısıttı.
"Hüseyin Uçar, bir işçinin yumruğunu, bir milletin sancağına dönüştürerek gitti. Bize düşen, o beş el ateşin yakıp bitiremediği o sönmez ışığı taşımaktır."