"Bazı ruhlar, yaşlarından çok daha büyük bir yeminle dünyaya gelirler; onlar, karanlık çökerken dahi sancağı tutanlardır."
KİMLİĞİ VE BİR ADANMIŞLIĞIN DOĞUŞU
O, Trabzon’un yiğit coğrafyasından kopup gelmiş, fakat davasını İstanbul’un en çetin sokaklarına taşımış bir fidan, Ülkücü Şehit MURAT KILIÇ’tı. Takvimler 1978 yılını gösterdiğinde, bu genç kahraman henüz 17 yaşındaydı. Yaşı küçüktü belki, ama ruhu, kadim bir destanın ağırlığını taşıyordu.
İstanbul Hasköy’de, sade bir gecekondunun sıcaklığında büyüdü. Derya ve Hülya adlı ablaları, Polat adındaki erkek kardeşi, onun geride bıraktığı o kutlu ocağın birer parçasıydı. O, sadece ailesine değil, tüm milletine adanmış, mert ve sözünün eri bir ülkü sevdalısı idi. O yıllarda İstanbul sokakları, hainliğin ve bölücülüğün zehirli dumanlarıyla kuşatılmışken; Türk Milliyetçileri birer birer düşerken, Murat, yaşından çok daha büyük bir kararlılıkla, iman dolu duruşuyla yol almaktaydı. Bilirdi ki, tehlike sadece dışarıdan gelmiyordu; Devletin kılcal damarlarına, ta Emniyetin içine kadar sızmış bir ihanet kol geziyordu.
YÜREĞİNDEKİ YEMİN VE SON VAZİFE
Geceler, artık uyku değil, adanmışlık ve mücadele zamanıydı. 14 Aralık 1978 gecesi, kader onu Mecidiyeköy’e çağırdı. Bir milletin sesini duyurmak, davanın sancağını yükseklere taşımak için ülküdaşlarıyla birlikte afiş asmaya çıkmıştı. Bu, sadece kağıt yapıştırmak değil, çökmekte olan bir umuda nefes vermenin en yiğit yoluydu.
Ancak karanlık, ışığı asla affetmezdi. Komünist güruh, ülkücü gençlerin üzerine aniden ateş açtı. Can havliyle değil, hak bildiği yolda duruşuyla mukabele eden Murat ve arkadaşları, o çetin mücadeleyi vermekten çekinmedi.
DEVLETE SON İNANÇ VE BÜYÜK İHANET
Çatışma şiddetlenirken, olay yerine polis ulaştı. Hainler, karanlığın örtüsü altında hızla uzaklaştılar. Murat Kılıç, gözleri parlayarak, elindeki silahı beline taktı ve ellerini teslimiyetin değil, güvenin işareti olarak havaya kaldırdı. Çünkü gelenler, her şeye rağmen, üzerinde şanlı üniformayı taşıyan devletin görevlileriydi.
Fakat bu, bir teslimiyet değil, tarihin en acımasız ihanetlerinden birine yürüyüş oldu. Gelen polisler, üniformayı lekelemiş, Marksist-komünist ideolojinin militanları, yani POL-DER üyeleriydi.
O an, devletine olan son inancının bedelini ödedi. Hainliği fırsat bilen o soysuz, Murat’ın üzerine kurşun yağdırdı. Bir idealin, bir imanın, 17 yıllık tertemiz bir hayatın üzerine yağan kinin sesiydi bu. İhanetin vahşeti yetmedi; o soysuz köpek, kanlar içinde yere yığılan yiğit bedene tekmeler vurdu.
19 KURŞUN, EBEDİ ŞEHADET
Murat Kılıç’a tam 19 kurşun isabet etmişti. Her bir kurşun, bir düşmana değil, devletin bütünlüğüne, Türk Milliyetçiliğine sıkılmıştı. Murat Kılıç, devlete duyduğu o saf sevginin son noktasında, Mecidiyeköy’ün soğuk asfaltında gözlerini sonsuzluğa yumdu.
14 Aralık 1978’de, karanlık bir ihanetle şehit düştü. İki gün sonra, 16 Aralık 1978’de, davasının ve milletinin emaneti olarak Kulaksız Mezarlığına defnedildi. O, 17 yaşında, ömrünün baharında, alnına yazılan en büyük rütbeyi taşıyarak ebedileşti.
"Tarih, sadece 19 kurşunun sayısını değil; o kurşunlara rağmen eğilmeyen 17 yaşındaki bir imanı da kaydetti."