"Bazılarının ömrü takvimin sayfalarına sığmaz; onlar, ait oldukları davanın kalbine mühürlenirler."
ANAYURT ATEŞİNİN ÇELİK NEFERİ
Kayseri’nin çelik gibi sarp yamaçlarında, Sarız’ın Kemer Köyü’nde yeşermiş bir fidandı o. Adı Mehmet Çiçek’ti. Ancak ismi gibi narin değil, inancı gibi sağlam ve kararlıydı. Henüz yirmi beş bahar görmüş bu yiğit, sırtında büyük bir yük taşıyordu: Bir yuvanın direği, üç masum fidanın babasıydı. Onun mücadelesi sadece ailesini geçindirmekle sınırlı değildi; o, Sümer Bez Fabrikası’nın tozlu, dumanlı salonlarında alın teri dökerken, aynı zamanda vatanın geleceği için de nöbet tutuyordu. Ülkücü İşçiler Derneği’nin en faal üyelerindendi; Ülkü Yolu Derneği’nin ise sarsılmaz bir neferi. Mehmet Çiçek, emeğini ve inancını birleştiren, kavgayı fabrikada başlatan bir kahramandı.
VARDIYA BİTMEZ BİR MÜCADELE
Mehmet’in hayatı, düzenli bir fedakârlık döngüsüydü. O, 15:00’de başlayıp gece yarısına yaklaşan 23:00’e kadar süren vardiyasında, sadece makinelere değil, aynı zamanda karanlık ideolojilerin sinsi gölgelerine karşı da direniyordu. O gün de, Kayseri’nin ağır sanayi yükünü taşıyan Sümer Fabrikası’nda mesaisini tamamladı. İş bitiminin yorgunluğuyla değil, davasının verdiği heyecanla arkadaşlarıyla birlikte evine, bekleyen üç evladına doğru yola çıktı. Bilmiyordu ki, yürüdüğü bu yol, bir kahramanın sonsuzluğa uzanan son adımı olacaktı.
ZULMETİN KISKACI VE SON DURUŞ
Takvimler 1979 yılının o acı günlerini gösterirken, Mehmet Çiçek ve arkadaşları, fabrikadan ayrılıp sokağın sessizliğine karıştıklarında, altı kişilik komünist militan grubu tarafından aniden etrafları çevrildi. O karanlık eller, kalabalık içinden tek bir hedef seçmişlerdi: Mehmet’i. Onun duruşu, inancı ve çevresine yaydığı Ülkü ateşi, düşmanın gözünde bir tehditti.
Arkadaşlarının arasından zorla ayırıp onu o soğuk Kayseri gecesinde yalnız bıraktılar. İşte o an, Mehmet Çiçek’in kahramanlığı sadece inancının değil, bizzat hayatının da bedelini ödeme kararlılığıyla zirveye ulaştı. Hainliğin korkaklığına karşı tek başına durdu. Silahlar patladı. Bedenine tam dokuz kurşun saplandı—dokuz mühür, davasına olan sadakatinin kanıtıydı.
14 GÜNLÜK DİRENİŞ DESTANI
Saldırıdan yarım saat sonra olay yerine ulaşan yakınları ve polis, Mehmet’i bulduğunda, canı henüz bedenini terk etmemişti. Onu derhal Gevher Nesibe Hastanesi’ne kaldırdılar. Düşman, dokuz kurşunla onu susturduğunu sanmıştı, ancak Mehmet’in ruhu direniyordu. Tam on dört gün boyunca, o yiğit adam, komada, ölümle yaşam arasında destansı bir mücadele verdi. Ailesi, dostları ve davası için nefes almaya devam etti.
Ancak, kaderin ve takdirin hükmü kesindi. Bütün direnişine rağmen, 11 Aralık 1979 günü, o çelik nefer, ruhunu Hakk’a teslim etti ve Kayseri topraklarına şehit olarak düştü. Mehmet Çiçek, yirmi beş yıllık ömrüne sığdırdığı babalık, işçilik ve Ülkü yolundaki fedakârlıkla, sadece bir can vermedi; geleceğin tohumlarını kanıyla suladı.
"Bazı yenilgiler, tarih boyunca en büyük zaferlerin başlangıcıdır; Mehmet Çiçek, yediği dokuz kurşunla değil, uğruna yürüdüğü yolda gösterdiği kahramanlıkla anılacaktır."