"Bazılarının hayatı sadece yaşanmaz; bir milletin vicdanına yazılacak destansı bir ant içme eylemidir."
KİMLİĞİ VE BİR YUVANIN DAYANAĞI
O, ne tahttan inmiş bir bey, ne de kürsülerden seslenen bir hatip idi. Kemal Demir, mücadelenin vefalı neferiydi; Çankırı’nın çilekeş ve yiğit topraklarında filizlenmiş, ruhunu milleti için adamış bir Anadolu İşçisi. 29 yıllık kısa fakat onurlu ömründe, omuzlarında ağır bir yük taşıdı: Ankara’nın Türközü Aşıkpaşa mahallesinde kurduğu yuvasında, üç masum çocuğun ve eşinin umudu, direğiydi. O, basit bir işçi değil, Şeker Fabrikasında alın teriyle helal ekmeğini kazanırken, ideallerini de ilmek ilmek dokuyan bir dava adamıydı. Fedakarlığı, cephede değil, günlük hayatın tehlikeli gölgesinde yeşeriyordu.
HİZMETİN SON GÖLGESİ
Ankara, o yıllarda karanlık fısıltıların ve pusuların şehriydi. Kemal Demir, bu tehlikenin farkındaydı; ancak inandığı ülkü uğruna geri adım atmayı reddetti. 10 Aralık 1978 günü, sıradan bir gün gibi başladı, ama takvimler, onun ölümsüzlük mührünü basacağı saati bekliyordu. O gün, kader arkadaşı ve ülküdaşı Hüseyin Gönen ile bir araya geldi. Bu buluşma, onların son omuz omuza yürüyüşlerinin başlangıcıydı.
KARARLILIĞIN SORGUSU
Saatler 17:45'i gösterdiğinde, kış güneşi çekilmiş, soğuk bir alacakaranlık çökmüştü Ankara sokaklarına. İki ülkü eri yolda yürürken, ansızın gölgeler canlandı. Dört komünist militan, kin ve nefretle dolu gözlerle üzerlerine çullandılar. Silahlar, hakikati susturmak istercesine namlularını Kemal Demir’e çevirdi.
Burada, sokak ortasında, insanlığın en büyük sınavlarından biri yaşandı. Kemal Demir ve Hüseyin Gönen, ölümün soğuk nefesi enselerindeyken, silah zoruyla sorguya çekildiler. Bu, sadece bilgi alma eylemi değildi; bu, bir davanın erini zorla inancından döndürme girişimiydi. Onlar, canlarını kurtarmak için yalan söyleyebilirler, ya da inançlarını terk ettiklerini iddia edebilirlerdi.
Ancak Kemal Demir, bir işçinin dürüstlüğü, bir babanın sorumluluğu ve bir ülkücünün kararlılığıyla, o karanlık güçlerin karşısında zerre kadar eğilmedi. O sorgu anı, bir kahramanlık meydan okumasına dönüştü. O, suskunluğuyla dahi davasının büyüklüğünü haykırdı.
EBEDİYETİN MÜHRÜ
Düşman, Kemal Demir’in ruhunu kıramayacağını anladığında, geriye tek bir zalim eylem kaldı. Kemal Demir ve ülküdaşı Hüseyin Gönen, hiçbir korkaklığa sığınmadan, birbirlerine destek vererek son duruşlarını sergilediler. Vatan toprağında, dört hainin namlusu karşısında, adaletin ve inancın simgesi olarak dimdik durdular.
O an, tarihin en hüzünlü ve en onurlu sahnelerinden biriydi: Dört karanlık silüet tarafından kurşuna dizilerek şehit edildiler. 10 Aralık 1978, Kemal Demir’in sadece bedenen düştüğü, ancak ruhunun göklere yükseldiği gündü. İşçi Kemal, üç çocuğunun babası Kemal, o gün, mücadelesinin en yüce rütbesine erişti: Şehitlik. Ankara, o akşam bir evladını kaybetti, ama dava, o gün ebedi bir meşale kazandı.
"O, ne bir kaçış ne de bir tereddüt yaşadı. Kemal Demir, çocuklarının geleceğine ve milletinin onuruna borçlu olduğu son adımı attı; ölümü, destanların yazıldığı bir fedakarlık anıtıdır."