"Büyük davaların bedeli, sadece canla değil, yıllar süren çileyle ödenir. Ferhat Tüysüz, o çileye yürümeyi seçenlerin destanıdır."
KİMLİĞİNİN MÜHÜRÜ
Giresun’un dağlarında, Görele’nin Çavuşlu Köyü’nde yeşeren bir fidandı Ferhat Tüysüz. O, sadece bir isim değil, ardında sarsılmaz bir adanmışlığın yükünü taşıyan bir yürekti. İstanbul’un kalabalığında, Örnektepe Etibank Caddesi’ndeki mütevazı yuvasında, bir eş ve bir evlat babası olarak hayatın en kıymetli bağlarını kurmuştu. Babasına ait kahvede, alın teriyle rızkını kazanırken dahi, ruhundaki ateşi ve ideallerine olan bağlılığını asla söndürmedi. Zira o, daha gençliğinin baharında, kanının en hızlı aktığı çağda, kendisini büyük bir davanın neferi ilan etmişti.
16 YAŞINDAKİ YEMİN VE DUVARLARIN SOĞUĞU
Ferhat Tüysüz, ülkücülük saflarına katıldığında, henüz hayatı tam anlamıyla tanımıyordu; ama ülkesine olan sevgisini, canından öte biliyordu. Henüz 16 yaşındayken, gençliğin umut dolu pencereleri yerine, hapishanelerin soğuk ve acımasız duvarlarıyla yüzleşti. Tutuklanmalar, baskılar ve zorlu şartlar onu yıldırmadı; aksine, demiri döven ateş gibi, onun iradesini çelikleştirdi. O, inancından vazgeçmeyenlerin omuzladığı ağır yükü, her düştüğünde daha güçlü kalkarak taşıdı.
İDAM SEHPASININ GÖLGESİNDE BİR DİRENİŞ
12 Eylül 1980 ihtilali, ülkenin üzerine çöken bir karabasan gibiydi. Ferhat Tüysüz, o karanlık dönemde, ideallerine olan sadakatinin en yüksek bedelini ödemeye hazırlandı: İdamla yargılandı. Zulmün en acımasız dişleri, onun bedeni üzerinde denenirken, işkencehaneler birer imtihan meydanına dönüştü. Onu kırmak, susturmak istediler; gençliğinden, ailesinden, yarınlarından vazgeçmesini talep ettiler. Ancak o, en ağır darbeler altında bile eğilmeyen bir duruş sergiledi. Bedenini parçalamaya çalışan işkencelerin izleri, ruhunda asla silinmeyecek bir onur mührü olarak kaldı.
SON MÜCADELE VE ZORUNLU ÖZGÜRLÜK
Yıllar süren direnişten sonra, şartlı tahliye ile dışarıya adım attığında, bu "özgürlüğün" gerçek bir zafer olmadığını biliyordu. Zira bedenine işlenmiş olan işkence izleri, onu yavaşça tüketmeye başlamıştı. Hapishanelerden sağ çıktı, idam sehpasından geri döndü; ama zulmün geride bıraktığı hastalık, onun peşini bırakmadı. Bu, artık görünmez bir düşmana karşı verilen son ve en çetin mücadeleydi. Ankara'da, 08 Aralık 1995 tarihinde, 33 yaşındayken, yıllar önce uğradığı zulmün bedeli olarak, son nefesini verdi. O, bir kurşunla değil, uğruna savaştığı davaya olan adanmışlığın bedeliyle şehadet mertebesine ulaştı. Ferhat Tüysüz, hastalıktan kurtulamayarak Hakka yürüdü; ama ardında, en karanlık zamanlarda bile eğilmeyen bir kahramanlık hatırası bıraktı.
"Kimi yiğitler bir anda düşer; Ferhat Tüysüz gibi bazıları ise yıllarca süren bir cenderede erir. Onun şehadeti, zulmün ertelediği ancak engelleyemediği ebedi bir onurdur."