"Bazen hayatlar kısadır; sadece bir şafağı görür. Ama o kısa ömür, koca bir millete cesaretin ne demek olduğunu öğretmeye yeter."
BİR GENÇ ADANMIŞLIK
Adana’nın Yavuzlar Mahallesi’nde, henüz 18 yaşında bir fidan gibi dimdik duran, adı Mustafa olan bir yiğit vardı: Mustafa Karacan. Onun hayatı, sadece yaşanmış bir biyografi değil, davasına adanmışlığın ateşten bir yeminiydi. Daha gençlik çağının baharında, Adana’nın sokakları karanlık bir çatışmanın gölgesindeyken, Mustafa ve ailesi ocağın ülkücü ateşiyle ısınıyordu. Onun duruşu, bedelini daha önce ödemeye başlamış, defalarca saldırıya uğramış olmasına rağmen, geriye bir adım atmamıştı. O, sadece 18 yaşındaydı, ama omuzlarında taşıdığı yük, çağının tüm sorumluluğuydu.
BAYRAMDA YÜKSELEN SAVAŞ ÇIĞLIĞI
Tarih 11 Kasım 1978’i gösteriyordu. Mübarek Kurban Bayramı’nın birinci günüydü. Bir kahramanın düşman karşısında duruşu kadar, ailesiyle kurduğu sofranın hatırası da kutsaldır. Mustafa, ailesiyle o bayram sabahında son kez kahvaltı yaptı. Sevincin ve kutsallığın en yoğun yaşandığı o gün, aile fertleriyle birlikte akrabalarının bayramını kutlamak üzere yola çıktılar.
Fakat alçaklık, bayramın huzurunu tanımıyordu. Hain bir pusu, Adana sokaklarında kurulmuştu. Mustafa, babasının gözleri önünde, tam o kutlu bayram günü, kurşunların hedefi oldu. Bu saldırı, sadece bir gence değil, milletin vicdanına ve bayramın kutsiyetine yapılmıştı. Mustafa Karacan, hayatının en mutlu anlarından birinde, inancının bedelini canıyla ödemek üzere ağır yaralı olarak yere düştü.
YÜREKTEKİ SON NEFES VE DESTAN
Kanlar içinde Adana Numune Hastanesi’ne kaldırıldı. Başlayan çetin direniş, sadece bedenin değil, ruhun da savaşıydı. Bir kahraman gibi yattığı hastane yatağında, hayata tutunmak için insanüstü bir çaba gösterdi. Yaralı gövdesi, tam 18 yaşındaki bir yiğidin imanıyla direniyordu.
Ancak takdir, en büyük rütbeyi ona layık gördü. Tüm hekimlerin ve sevdiklerinin çabasına rağmen, o kutsal direniş son buldu. Mustafa Karacan, 07 Aralık 1978 tarihinde (metinde geçen 7 Kasım ibaresindeki tüm çabalara rağmen kurtarılamamış olsa da), ülkücü bir şehit olarak son nefesini Hakk’a teslim etti. O artık toprağın altında bir yatan değil, gök kubbede parlayan bir yıldızdı.
ARDINDAN GELEN ZULÜM VE ATEŞTEN MİRAS
Mustafa’nın şehadeti, davanın sonu değil, yeni bir mücadelenin başlangıcıydı. Cinayeti işleyen katiller yakalandı, ancak adaletin tecelli etmesi gerekirken, akıl almaz bir ihanetle serbest bırakıldılar. Zulüm sadece Mustafa’nın hayatına değil, geride bıraktığı ailesinin onuruna da saldırdı.
Şehidin acılı ailesine, adaletsizliğin yanı sıra baskı ve zulüm uygulandı. POL-DER’li polisler, acılarını yaşayamayan bu yiğit aileyi taciz etti, hatta bazı fertleri içeri alınıp işkencelere maruz kaldı. Bir gencin fedakarlığıyla başlayan bu kahramanlık destanı, bir yıl sonra daha da büyüdü. Baskı ve zulme boyun eğmeyen bu ocağın ateşi sönmedi; Mustafa’nın dayısı Ahmet Duran Öztarha da yeğeninin izinden yürüyerek şehadet şerbetini içti.
Böylece Mustafa Karacan, sadece kendi gençliğiyle değil, ailesinin bir yıl sonra verdiği ikinci şehitle de, davasının ölümsüz olduğunu kanıtladı. O, 18 yaşında, bir bayram gününde can veren ve ardında onuruyla direnen bir aile bırakan destansı bir kahramandı.
"Bazı savaşlar sona ermez; şehit düştükten sonra başlar. Mustafa Karacan, yalnızca 18 yıl yaşadı, ama adalet uğruna can verenlerin miras bıraktığı cesareti, nesiller boyu sürecek bir kalkan yaptı."