"Bazı hayatlar takvimlerle değil, vicdanın emriyle ölçülür. O, yirmi sekiz yıllık ömrüne sığdırdığı dört aylık destanla, vazifesini canından üstün tuttuğunu ispat etti."
MİLLETİN YEMİNİ VE GENÇ FEDAKÂRLIK
Adı, AYDIN GÜLER’di. Bu vatanın doğduğu topraklara, Ordu’nun şerefli mirasına sadık bir evlattı. Hayatı henüz baharındaydı; yirmi sekiz yaşında, geleceğe dair tüm umutlarını kucaklayan evli bir adamdı. Yuvasında, gözlerinin içine baktığı 15 aylık masum bir çocuk vardı. Tüm bu sıcak ve insani bağlara rağmen, Aydın Güler, kalbine sığdırdığı büyük sevda uğruna, milletine hizmet etmeyi seçti. Polislik mesleğine adım attığında, bu görevin sadece bir iş değil, gerektiğinde canı pahasına korunacak kadim bir yemin olduğunu biliyordu.
İSTANBUL’UN ÇELİK DAMARLARINDA NÖBET
Görev yeri, kaosun ve düzensizliğin hedefi olan büyük şehir İstanbul’du. O, Boğaz ve Haliç köprüleri şube müdürlüğüne bağlı bir trafik polis memuru olarak, ülkenin en kritik arterlerini koruyordu. Sadece dört aylık memur olmasına rağmen, üniformasının ağırlığını ruhunda taşıyordu. Köprülerin üzerinde geçen her araç, her gün doğumu, onun için sadece rutin bir mesai değil, Türkiye’nin çelik damarlarındaki huzurun sessiz bekçiliğiydi. O, vazifesini, ailesine duyduğu sevgi kadar büyük bir adanmışlıkla yerine getiriyordu.
7 ARALIK 1976: VAZİFENİN ÇAĞRISI
Takvimler 7 Aralık 1976’yı gösterdiğinde, İstanbul’un üzerinde karanlık bir gölge dolaşıyordu. Şişli Okmeydanı semtinde, ülkenin birliğini ve düzenini hedef alan yasa dışı Terör Örgütü elemanları, trafik levhalarını işgal etmeye kalkıştı. Ellerindeki "Halkın Gücü" dergisine ait afişler, sadece kâğıt parçaları değil, toplumsal düzeni zehirleme girişimiydi.
Aydın Güler, o kritik anda, görev bilinci ile ebedi kahramanlık arasındaki ince çizgide duruyordu. Düşman, düzenin sembollerini bozmaya cüret ederken; O, bir an bile tereddüt etmedi. Geri çekilmeyi, takviye beklemeyi ya da tehlikeden kaçınmayı seçebilirdi. Ancak o, dört aylık üniformasına yaraşır şekilde, vatanın namusunu korumayı seçti.
SON MÜDAHALE VE ŞEHADETİN KUTSAL ANLAMI
Tek başına, sayıca üstün ve silaha sarılmış o karanlık kalabalığın üzerine yürüdü. Emri, sadece amirinden değil, yüreğindeki sarsılmaz imandan almıştı. Aydın Güler’in kararlı müdahalesi, terör unsurlarını çılgına çevirdi. Silahlar patladı.
Bu, sıradan bir çatışma değildi; bu, bir milletin vicdanının, yasa dışılığa karşı verdiği onurlu bir kavgaydı. Henüz 28 yaşındayken, 15 aylık yavrusunu bir daha göremeyeceğini bilerek, görev yerinde, çıkan silahlı çatışma sonucu vurularak düştü. O gün, İstanbul’un sokakları, Ülkücü Şehit Aydın Güler’in yiğit kanıyla sulanırken, o, ismini vazife uğruna can verenlerin altın defterine yazdırdı. Şehadeti, dört aylık kısa polislik süresinin, sonsuzluğa uzanan bir destan olduğunu ilan etti.
"O’nun 15 aylık evladına bıraktığı miras, ne bir servet ne de uzun bir ömürdü; geriye sadece, uğruna can verilen hür ve başı dik bir vatan kalmıştı."