"Bazı hayatlar sadece yaşanmaz; bir ülkü uğruna kalkan bayrak olur. O, kalemini kılıç, yüreğini vatan yapmıştı."
VATANIN YÜREĞİNDE YANAN KÖK
İsimsiz bir nefer değildi o; adı, idealleriyle yankılanırdı: Hüseyin Cahit Aküzüm. Onun destanı, yalnızca doğduğu topraklara değil, tüm bir millete adanmışlığın nişanesiydi. Kökenleri, hasretin ve ayrılığın sızısını taşıyan Azerbaycan’a uzanıyordu. Ancak ailesi, Anadolu’nun sarsılmaz kalesi Kars’ın Arpaçay ilçesine kök salmış, iki vatanın kederini tek bir yürekte birleştirmişti. Hüseyin Cahit, işte bu coğrafyanın tarihle yoğrulmuş haysiyetini omuzlarında taşıyordu.
HUKUK VE İDEAL: 50 YILLIK BİR DAVA
O, sıradan bir hayatı seçebilecekken, 50 yıllık ömrünü milletinin davasına siper etti. Ankara Hukuk Fakültesi’nden aldığı diplomayı sadece bir meslek aracı olarak değil, adalet için tutulmuş bir meşale olarak gördü. Avukatlık kürsüsünden, hukukçu kimliğiyle doğrunun ve dürüstlüğün mücadelesini verdi. Bu adanmışlık onu, sadece bir meslek erbabı değil, davanın en ön saflarında savaşan bir lider yaptı: Milliyetçi Hareket Partisi'nin Genel İdare Kurulu üyesiydi, bölge müfettişiydi. 1979 yılında, Kars’tan Senatör adayı olarak siyasetin fırtınalı denizine çıktı. O, hayatının her anını, inandığı değerlere tanıklık etmekle geçirmiş bir kahramandı.
ANKARA'DAKİ SON NÖBET
Ankara, Anafartalar caddesi üzerindeki Kılıçlar İşhanı, onun için bir bürodan öte, ideallerin karargâhıydı. Kaleminin ve defterinin durduğu bu yazıhane, ülkesinin geleceği için planların yapıldığı, mücadelenin sesinin yükseldiği bir kale gibiydi.
05 Aralık 1979 günü, takvimler bir fedakârlığın son perdesini açıyordu. Hüseyin Cahit Aküzüm, görev başında, inançlarının başında, vatanının geleceğini düşünerek oturuyordu.
DESTANA DÖNEN SON AN
O gün, karanlık ve ideolojisi kinle yoğrulmuş düşmanlar, iş hanının kapısını çaldı. Komünist militanlar, bir fikri susturmak, bir sesi boğmak için gelmişlerdi. Saldırının dehşeti, iş yerinin kapısının arkadan kilitlenmesiyle başladı. Bir kahraman, tek başına, davasına inanan bir lider, çaresizliğin en şiddetli anında dahi geri adım atmadı.
Gözleri vatan hasretiyle yanıp tutuşan o büyük adam, önce insanlık dışı bir şiddetle "etkisiz hale getirildi." Ancak onu yere düşüren beden değildi, zira ruhu teslim olmamıştı. O anlar, metanetle ölüme yürüyüşün sessiz tanığıydı.
Şehadete yürüdüğü son saniyelerde, ellerinden düşürdüğü şey ne bir silah ne de bir kaçış planıydı. O, Komünizmin pençesinde inleyen Azerbaycan’la ve aziz vatanı Türkiye ile ilgili yazdığı bir şiiri sımsıkı tutuyordu. Hüseyin Cahit Aküzüm, kurşunlarla susturulduğunda, bedeni düştü ama elindeki o son mısralar, onun son feryadı, son mührü oldu. O, vatanı bir şiir gibi sevdiğini, nefesinin son damlasında bile haykırarak, destansı bir şehadetle ölümsüzleşti.
"O, bir şiiri tutarak düştü. Ama bıraktığı miras, davasının ölümsüz mısralarına dönüştü: Vatan sağ olsun."