"Bazı hayatlar kısa sürer ama bıraktığı iz, koca bir millete destan olur. Onlar, en genç yaşta, en çetin sınavı verenlerdir."
KİMLİĞİ: ANADOLU’NUN YEMİNİ
O, sadece bir isim değildi; o, 04 Aralık 1979 tarihinde Ankara'nın soğuk göğüne yazılan bir duruştu. Ankara-Çamlıdere-Ağçin Köyü'nün toprağında filizlenmiş, 16 yaşında bir fidan: Şehit Sedat Güngör. Daha hayatının baharında, ortaokul sıralarında olmasına rağmen, yüreği bir dağ kadar büyüktü. Zira o, mesleği "öğrenci" olan bir erdi; kimliği ise gururla TÜRK MİLLİYETÇİSİ ÜLKÜCÜ'ydü.
GENÇLİK VE ADANMIŞLIK: OYUN ÇAĞINDAKİ NİŞAN
Sedat, oyun çağında bir çocuktu. Ancak ülkenin üzerinde dönen karanlık bulutlar, onu erken bir olgunluğa zorladı. Babasının Ankara Ulubey’deki tuhafiye dükkanı, onun hem evi hem de ideallerinin sığınağıydı. Babası gibi, o da inancında sarsılmazdı. Bu, sade bir dükkanın duvarları arasında büyüyen, temiz kalpli bir çocuğun, vatanın derdini omuzlaması demekti. O, sadece ders çalışmak yerine, kutsal bir davanın bayrağını en genç ellerle taşıma cesaretini göstermişti.
HEDEF: TEHDİTLERİN GÖLGESİ
Sedat'ın kararlılığı, zalimlerin gözünde bir engel, aşılması gereken bir setti. Karanlık zihniyetli komünistler, bu gencecik ülkü fidanını kendilerine hedef seçtiler. Tehditler, baskılar ve bitmeyen bir huzursuzluk Sedat'ın ve ailesinin peşini bırakmadı. Onlar, bir çocuğa dahi rahat yüzü göstermeyecek kadar vicdansızdı.
Babası, yaklaşan felaketi sezen bir aslan gibiydi. Oğlunu, Ortaokulun son sınıfında olmasına rağmen, koruyabilmek ümidiyle dizinin dibine, tuhafiye dükkanına almıştı. Aile, tüm tehditlere rağmen geri adım atmadı; Sedat, babasının kanatları altında, inancından vazgeçmeden, ailesiyle birlikte bu baskı çemberinde dimdik ayakta durdu.
SON VAZİFE VE O KARANLIK GÜN
04 Aralık 1979. Soğuk ve kahpe bir gün. Ortaokul son sınıf öğrencisi Sedat, o gün babasının tuhafiye dükkanında tek başınaydı. Düşman, her zaman olduğu gibi, cesaretten yoksun, kalleş bir planla geldi. Karanlık yüzler, kızıl komünist köpeklerden biri kadın, diğer ikisi erkek olmak üzere üç militan, dükkanı bastılar.
Onlar, iğrenç niyetlerini saklamak için "ip alma" bahanesini kullandılar. Sedat, saflığı ve görev bilinciyle, müşterilerinin isteğini yerine getirmek üzere raflara yüzünü, cani militanlara ise sırtını dönmüştü. Bu, bir yiğidin en savunmasız, en masum anıydı. Ve kahpe dölleri, işte bu anı seçti.
Arkasından sıkılan kurşunlar, sadece bir bedene değil, bir milletin vicdanına sıkılmıştı.
EBEDİ ŞEHADET
Aldığı kurşun yarasıyla can havlinde mücadele eden ülküdaşımıza, insanlık dışı bir nefretle yaklaşıldı. Kadın militan, erkek arkadaşlarına dehşet verici bir emirle sesleniyordu: "Faşistin kafasına sık!" O genç yaşta, hem kurşunların acısıyla hem de bu derin nefretin ağırlığıyla savaşıyordu.
Ağır yaralı Sedat, acilen ambulansla Hacettepe Hastanesi aciline kaldırıldı. Ancak kahramanlığın ve ideallerin reddedildiği o karanlık günlerde, acımasız bir hüküm daha tecelli etti. Hastane kapısında, bir can pazarında "faşiste bakmayız" denilerek tedavi reddedildi.
Sedat Güngör, iki hastane arasında, Ankara’nın soğuk yollarında, vicdansızlığın ve ihanetin pençesinde can verdi. O, sadece düşmanın kurşunlarıyla değil, insafsızlığın buz gibi kalbiyle de şehit edildi. 16 yaşında, ortaokul öğrencisi bir Türk Milliyetçisi, davası uğruna çıktığı bu yolda, adını ebediyete yazdırdı.
"Bazı ölümler asla unutulmaz. Onlar, bir dükkanın sessizliğinde verilen, ancak yankısı tarihin koridorlarında sonsuza dek sürecek olan en büyük cesaret dersleridir."