“Vatan, sığınılan son kale değil; zulmün üzerine kararlılıkla yürüyenlerin, uğruna ölünen ilk yemindir.”
KIZIL ZULÜMDEN DOĞAN YEMİN
O, sıradan bir hayat sürmek için doğmamıştı. Abdurrahman Güneş, kan ve gözyaşının anlamını daha çocuk yaşta bilen, vicdanı Doğu Türkistan’ın çığlıklarıyla şekillenmiş bir yiğitti. Ailesiyle birlikte 1960 yılında, ‘Kızıl zulüm’ adı verilen Komünizmin dehşetinden kaçıp, hür topraklara sığınanlardandı. O, komünizmin bir ideoloji değil, bir yıkım ve zulüm sistemi olduğunu teoriden değil, bizzat ruhunda taşıdığı o gurbet acısından biliyordu. Bu derin şuurla, Anadolu’nun kalbinde, tüm ömrünü adadığı Ülkücü davanın saflarında, davasının neferliğini yaptı. Onun duruşu, sığınmacının minneti değil, bir davanın bayraktarlığıydı.
22 YILLIK ADANMIŞLIK ÇAĞI
Henüz 22 yaşındaydı. Gözlerinde yurdunun ve davasının umudu, omuzlarında memleketinin yükü vardı. En kutsal görevini yerine getirmiş, askerlik vazifesinden yeni dönmüş, dimdik ayakta duran genç bir bozkurttu. O, karanlık ve puslu günlerde mücadeleye omuz veren rahmetli Velican Oduncu’nun davası gibi, bayrağı asla yere düşürmeyecek olan bir neslin temsilcisiydi. Gençliğinin en baharında, fedakârlığı yaşam biçimi olarak seçmiş, inandığı değerler uğruna gözünü bile kırpmadan yürümeye hazırdı.
O SON MÜBAREK GECE
Takvimler 04 Aralık 1978’i gösteriyordu. İstanbul, hainliğin ve kardeş kavgasının gölgesinde titriyordu. Abdurrahman Güneş, Zeytinburnu’nda ülküdaşlarıyla birlikte, davanın ve milletin geleceği üzerine konuşarak saatlerce sohbet etti. O kahvehanede kurulan meclis, sıradan bir buluşma değil; zor zamanlarda birbirine kenetlenen yüreklerin son vedalaşmasıydı adeta. Gece yarısını 45 dakika geçiyordu (00,45), Abdurrahman kalktı. Güneşli minibüsüne bindi. İnerken, evine giden yolu adımlamaya başladı. Kazakkent’teki yuvasına varmasına sadece birkaç metre kalmıştı ki, karanlık o anda çöktü.
KİNİN VE İHANETİN PUSUYA DÜŞÜŞÜ
Yolunu kesenler, kaçıp geldiği zulmün ideolojisini bu topraklara da taşımaya çalışan, kinden beslenen bir grup devrimci-komünistti. Hürriyet için göğsünü siper eden bu 22 yaşındaki yiğidi kaçırdılar. Onu yere yatırdılar. Yapılan işkence, sadece canına kastetmekle kalmadı; varoluşuna, inancına ve kökenine yönelik ideolojik bir infazdı.
Alçaklar, Abdurrahman’ın düşüncelerini susturmak istercesine kafasına, gerçeği görmesin diye gözlerine, hakikati haykırmasın diye ağzının içine kinle kurşun sıktılar.
Bir yiğit, 8 kurşunla şehit edildi.
Onlar, Abdurrahman Güneş’i susturduklarını sandılar; oysa o, 04 Aralık 1978 gecesi İstanbul’da yere düşen, ama sesi asırlarca yankılanacak bir fedakârlık destanı yazıyordu. Yere düşen bir beden değil, cennete yürüyen bir bozkurttu.
“O, zulmün kurşunlarıyla susmadı; sadece, sesi ebediyete yükselen, hürriyet ve adalet için verilmiş bir son nefesin destanı oldu.”