"Bazı hayatlar, sadece yaşanmak için değil, uğruna ölünmek için seçilir."
DOĞANIN VE DAVANIN ÇOCUĞU
Edirne’nin Keşan ilçesinde, Anadolu’nun kadim topraklarından aldığı ruhla dünyaya gelmişti. Adı Selahattin Şimşek’ti. 28 bahar görmüş, fakat bu kısa ömre bir yuva kurmayı, bir baba olmayı ve bir milletin geleceği için savaşmayı sığdırmıştı.
O, sadece bir isim değildi; o, hem ailesini geçindiren bir meslek ehliydi, hem de idealinin bekçisiydi. İstanbul’un karmaşık yollarında, Kanarya’ya yerleşmiş, gündüzleri konfeksiyon atölyesinin kumaşları arasında alın teri dökerken, Bozkurt Mensucat Fabrikası’nda da bir kalite kontrol işçisinin hassasiyetiyle çalışıyordu. Bir eli ekmeğindeydi, diğer eli ise davasının bayrağını tutuyordu.
LİDERLİĞİN ATEŞTEN YÜKÜ
Selahattin Şimşek, sıradan bir hayat sürmeyi reddetti. O, Kanarya Ülkücü Gençlik Derneği’nin kararlı başkanıydı. Evli ve bir çocuk babası olmanın verdiği ağır sorumluluğa rağmen, gençliğe rehberlik etme ateşini yüreğinde taşıyordu. O yılların fırtınalı İstanbul’unda, her atılan adımın bir meydan okuma olduğunu biliyor, her nefeste vatanın selameti için yürüdüğü yolda, bir liderin yalnızlığını yaşıyordu.
O KARANLIK CUMA’NIN İKİ YÜZÜ
Takvimler 30 Kasım 1979’u gösteriyordu. O gün, Cuma’ydı. Haftanın yorgunluğuyla fabrika kapısından çıktı ve her zamanki gibi servis otobüsüne bindi. Bu otobüs, onu yuvasına, eşine ve çocuğuna taşıyacak olandır; ama aynı zamanda onu tarihe taşıyacak olan son yolculuğun da başlangıcıydı.
Servis, Cennet Mahallesi Hürriyet Caddesi’ndeki Garanti Bankası önüne geldiğinde, Selahattin Şimşek, üç ülküdaşıyla birlikte otobüsten indi. Rutin bir akşam, birdenbire buz kesen bir pusuya dönüştü.
TEHLİKEYE ADANMIŞ SON ADIM
Karanlık gölgeler arasından, silahlarını çekmiş iki devrimci solcu-komünist militan belirdi. Bu alçak katillerin hedefi netti: Kanarya’nın kalesini yıkan, lideri susturmaktı.
Militanlar, önce Selahattin Şimşek’in yanında bulunan arkadaşlarına yöneldiler. Silahların zorbalığıyla, ülküdaşları ondan uzaklaştırıldı, kahramanı yalnızlığın ortasına itildi. O anda, Selahattin Şimşek, geri çekilmeyi seçebilirdi; ancak o, davasına siper olmayı seçti.
Yanından zorla uzaklaştırılan arkadaşlarının çaresiz bakışları altında, ülküdaşımız tek başına, iki silahlı katilin önüne dikildi. O, sadece bir esnaf ya da işçi değildi; o an, sırtını vatanına dönmeyi reddeden, kurşunlara yürüyen bir kahramana dönüştü.
YEDİ MERMİ VE EBEDİ MÜHÜR
Alçakça bir saldırı başladı. Hedef, idealleriydi. Tetiğe basıldığında, Selahattin Şimşek’in göğsü, inancının son kalesi oldu. Katiller, sönmek bilmeyen bir kinle tam yedi kez ateş ettiler. Yedi mermi, 28 yıllık ömrü, bir konfeksiyon atölyesinin sahibini, bir baba ve bir lideri toprağa düşürdü.
30 Kasım 1979’da, İstanbul sokakları, Edirne-Keşan’dan gelen yiğit bir yüreğin fedakârlığıyla kutsandı. Selahattin Şimşek şehit düştü; ancak o, yalnız bırakıldığı o son anda dahi geri adım atmayarak, adını kahramanlık destanına yedi mermiyle mühürledi.
"Yedi mermi bedeni susturabilir, ama bir davanın sesi sonsuza dek yankılanır."