"Bazı hayatlar, sıradan bir mesleği değil, bir sancağın ağır yükünü taşımak için yaratılır. Nihat Bayram Bayık’ın öyküsü, cesaretin Şanlıurfa topraklarından göğe uzanan mühürüdür."
KİMLİK VE VAZİFE BİLİNCİ
Kaderin destanları yazmaya başladığı topraklar olan Şanlıurfa’nın Hilvan ilçesinde doğdu. O, sadece bu kadim coğrafyanın bir evladı değil, aynı zamanda milleti için göğüs germeye ant içmiş bir ülküdaştı. Serbest meslek sahibi bir vatandaş olabilirdi, lakin onun esas mesleği; bayrağın gölgesini korumak, inanç ve vatan çizgisinden asla şaşmamaktı.
SANCILI MİRAS VE DÖNÜŞ
Nihat Bayram Bayık’ın omuzlarında, sadece kendi ideallerinin ağırlığı yoktu; aynı zamanda bir fedakârlık mirası vardı. Akrabası Kemal Bayık, henüz askerlik vazifesini ifa ederken şehit düşmüştü. Bu acı, onun ruhunda bir davaya dönüşmüş, adanmışlık yemini olmuştu. Vatan hizmetini şerefle tamamlayıp sivil hayata döneli sadece 4-5 ay olmuştu. Daha hayatını kurmaya dahi fırsat bulamadan, cephe bu kez evinin eşiğine kurulmuştu.
SON YOLCULUK: İMANIN VE YİĞİTLİĞİN ÇAĞRISI
Takvimler 30 Kasım 1978’i gösteriyordu. O gün, herhangi bir tehdide aldırmadan, imanın huzurunu bulmak üzere kutsal bir vazifeyi yerine getirmek için adımlarını camiye yöneltti. Akşam namazını kılıp, ruhunu sükûnetle doldurduktan sonra, alnının secdesi taze, kalbi Allah aşkıyla dolu bir şekilde camiden dışarı çıktı.
Ancak dışarısı, huzurun bittiği, karanlık bir pusuya sahneydi. İnanca ve düzene düşman, sayıları 10 ila 15’i bulan komünist bir grup, bir yiğidi saf dışı bırakmak için yolunu kesmişti.
HİLALİN SON DİRENİŞİ VE ŞAHADET
Gözlerindeki iman ateşi, zulmün karanlığını yırtıyordu. Nihat Bayram Bayık, o kalabalığa asla pabuç bırakmadı. Bir değil, on beş değil, karşısında ne kadar çok düşman olursa olsun, geri adım atmadı, dimdik durdu ve yiğitçe karşı koydu.
O, inancının gücüyle ve ülkücülüğün sarsılmaz ruhuyla mücadele ederken, namertler kalabalık olmalarına rağmen bu tek başına duran erdemli gövdeyle baş edemeyeceklerini anladılar. Onu dize getiremeyenler, çaresizliğin en alçak yoluna, silahlara başvurdu.
Korkaklar, namertçe silahlarını ateşlediler. Kurşunlar, vatan sevgisiyle çarpan yiğit gövdesine isabet ediyordu. Ama o an, son nefesi dudaklarına dayandığında dahi, Nihat Bayram Bayık yenilgiyi kabul etmedi. Gözlerinde ne bir pişmanlık ne de bir korku vardı; sadece sarsılmaz bir inanç vardı.
Ciğerlerinden çıkan son soluk, bir teslimiyet feryadı değil, asırlarca yankılanacak bir haykırış oldu:
“Yaşasın Ülkücüler, kahrolsun komünistler!”
İşte o an, Nihat Bayram Bayık, destanların yazıldığı yere, şahadet mertebesine yükseldi. Namertlerin kurşunları, bir hayatı söndürdü ama bir davayı ölümsüzleştirdi.
"O, yalnızca bir can vermedi; son nefesinde yankılanan bir yemindi, bir sancağın asla yere düşmeyeceğinin Şanlıurfa topraklarında yazılan destansı ilanıydı."