"Bazı ruhlar, hayatın baharında dahi, yüzlerce yıllık çelikten bir duruş sergilerler."
HAKİKATİN ON SEKİZ YILLIK NEFERİ
Adı BAYSAL ŞEN’di. Takvimler 30 Kasım 1979’u gösterdiğinde, bu neferin ölümsüzlük yolculuğu İstanbul semalarında başladı. Daha on sekiz yaşındaydı; hayatının ilkbaharından henüz birkaç mevsim geçmişti. 1961 doğumlu bir fidan, köklerini toprağa yeni salarken, karanlık eller onu koparıp almak istedi. O, bir İŞÇİ'ydi; Edip İplik Fabrikası'nın alın teriyle yoğrulmuş, sade ve dürüst bir evladı. Ama Baysal'ın yüreği, sadece kendisi için değil, bir millet için atıyordu. Yüreğinde taşıdığı bu kutsal sevda, canına mal oldu. Satılmış beyinlerin kiralık elleri ne onun gençliğine, ne de henüz kırk günlük olan masum yavrusuna acıdı.
ZULÜMDEN SIYRILAN KADER
Şehit Baysal, Türk-İslâm ülküsüne olan sarsılmaz bağlılığıyla tanınır, herkes tarafından sevilirdi. O, hakikati en çıplak haliyle yaşamış biriydi. Bulgaristan ve Rusya’da, komünizmin insanları esir gibi gördüğü, horladığı ve inim inim inlettiği bir cehennemden kurtulup gelmişti anayurduna. Dile kolay; tam yedi yıl boyunca zulmün, acının, horlanmanın ve perişanlığa mahkum edilmiş açlığın yüzünü görmüştü. Komünizmin ne demek olduğunu, bu belanın insanlığa nasıl bir felaket getireceğini iliklerine kadar biliyordu.
DİRENİŞ VE KAHRAMANLIK
Anayurda döndüğünde, taşıdığı en büyük yük, gördüğü zulümden edindiği tecrübeydi. O, susmayı reddetti. Bütün yurttaşlarını, o insanlık dışı ideolojinin musibetine karşı uyarmayı bir borç bildi. Onun tek suçu vardı: Kalbinden ve dilinden dökülen "Türküm, Müslüman’ım" hakikati.
Bu hakikat, Baysal’ı bir kahramana dönüştürdü.
Tehdit ettiler, o yılmadı, hakikati anlattı.
Dövdüler, o korkmadı, doğruyu anlatmaya devam etti.
Yaraladılar, kanayan o haliyle bile meydanları boş bırakmadı, yine anlattı.
Baysal Şen, sadece bir işçi değil, ülkesinin vicdanı, bir uyarıcı neferiydi. O, bütün tehlikelere rağmen, o karanlık musibete karşı yılmaz bir set çekmişti.
30 KASIM 1979: SON VURUŞ
Korkaklar, ışığı söndürmek için daima karanlığı seçer. O gün, İstanbul’da, hakikatin sesi susturulmak istendi. Baysal Şen’in cesareti ve duruşu karşısında çaresiz kalan, devşirilmiş devrimci solcu-komünistler, onun yüzüne bakmaya dahi cüret edemediler.
O yiğit, daima davası uğruna ileriye bakarken, hainler en alçak yolu seçtiler. O karanlık günde, pusularından çıkarak, o yiğidi sırtından vurarak şehit ettiler.
Yere düşen sadece bir beden değildi; karanlığa bir kez daha galip gelen bir ruhun mührüydü o şehadet. Onlar yere yıktıklarını zannederken, aslında Baysal Şen’in onurlu direnişini tarihin en yüce mertebesine taşıyorlardı.
"O, sırtından vurulsa da, ardında bıraktığı hakikat, hiçbir zaman yere düşmeyecek bir sancaktır."