"Bazı ömürler kısadır, ama taşıdıkları fedakârlık, geride bıraktıkları vatanın alnına sonsuza dek sürecek bir onur mührü vurur."
ANKARA'NIN DEV GÖLGESİ
1961 yılının 5 Ağustos günü Ankara’da, kısa ama destansı bir ömrün sahibi dünyaya geldi: Atilla Özkan. Yalnızca on sekiz yaşındaydı. Henüz hayatının baharını solumakta, geleceğe dair en büyük umutları taşımaktaydı. Fiziksel heybeti, ruhundaki cesaretle yarışıyordu; 2.20 metrelik boyuyla, adeta bir dev, gençliğin ve sağlamlığın sembolüydü. Annesi 60 Evler’de ikamet ederken, o, Yenidoğan’da kendi ocağını kurmuş, bu kadim şehrin zorlu sokaklarında davasının bayrağını dalgalandırıyordu.
GÜLVEREN'DEN YÜKSELEN SÖZ
Hayatını adadığı ülkü, onun için sadece bir inanç değil, bir duruştu. Gülveren Ülkü Ocaklarına üyeydi. Ulus Rüzgarlı Sokakta bulunan Günaydın gazetesinde çalışarak, ekmeğini dürüstçe kazanıyor, ancak esas mesaisini vatanın geleceğine ayırıyordu. O, sadece genç bir işçi değil, karanlığın üzerine yürüyen adanmış bir neferdi.
ÜÇ GÜNLÜK BABA; EBEDİ NÖBET
Kader, ona en büyük lütfu, en ağır vazifesinden sadece üç gün önce sunmuştu. Evli olan bu genç kahraman, hayatının en mucizevi hediyesiyle, yeni doğan bebeğiyle tanışmıştı. Daha üç günlük olan evladıyla sadece bir gece yatabilmiş, babalığın huzurunu yalnızca kısa bir anlığına tatmıştı. Oğlunun ismini dahi koymaya fırsat bulamamıştı. Bir yanda yeni filizlenen bir hayatın sıcaklığı, diğer yanda vatan nöbetinin soğuk gerçeği vardı. Atilla Özkan, omuzlarında taşıdığı bu iki büyük sorumluluğun tam ortasındaydı.
SADAKATİN BEDELİ: 28 KASIM KARANLIĞI
Takvimler 28 Kasım’ı gösterdiğinde, kader ağlarını ördü. Atilla Özkan, o gün de her zamanki gibi görev yerindeydi, Günaydın Gazetesinde çalışıyordu. Akşam haberlerinin yayınlandığı, saat 20.00 civarıydı ki, kapıda kurulan sinsi bir tuzak onu bekliyordu. Üç kişi gelerek, bir kahramanın en hassas noktasına dokundu: “Dayın zor durumda, seni çağırıyor.”
Bu, bir ülküdaşın zor durumda kalana sırt çevirmeyeceği gerçeğine oynanmış, iğrenç bir senaryoydu. Atilla Özkan, tereddüt etmedi. Yardım çağrısını duyduğu an, babalığın getirdiği tüm sorumlulukları bir anlığına askıya alıp, görev bilinciyle hareket etti. Gazeteden izin alarak, tehlikenin doğrudan içine yürüdü. Oysa bekleyen, canice planlanmış bir pusu, devrimci-solcu-komünistlerin kurduğu bir kaçırma eylemiydi.
POLATLI YAKINLARINDA DESTANLAŞAN MÜHÜR
Kaçırıldı. Hayatının son saatleri, zalimliğin ve işkencenin gölgesinde geçti. Hainler, onu Ankara-Polatlı İlçesi yakınlarına götürdüler. O koca beden, vatan aşkından zerre taviz vermeyen ruh, işkence tezgahında sınandı. Ancak 2.20 metrelik boyu gibi, karakteri de boyun eğmezdi. O anlar, kayıtlara geçmedi; o son direniş anları, sadece Polatlı’nın sessiz topraklarına emanet kaldı.
Kana doymamış katiller, bir baba adayı, gencecik bir kahramanı susturmaya çalıştılar. 30 Kasım 1979 günü, o yüce ruha tam on sekiz kurşun sıkarak şehit ettiler.
Atilla Özkan, daha ismini bile koyamadığı bebeğini geride bırakarak, ömrünün en kısa gecesini en uzun şafakla değiştirdi. İşkenceye direnen onurlu duruşu, 30 Kasım 1979 günü yapılan defniyle Cebeci Asri Mezarlığı’na (567 A / 172) bir kahramanlık belgesi olarak mühürlendi.
"Adı konulamayan bir bebeğin sessiz çığlığı, vatanın göğsünde sonsuzluğa yazılan bir kahramanlık mührü oldu."