"Bazı isimler toprağa düşse de göğe yazılır; Fatih Nusret Seven, onurun ve adanmışlığın ateşten kalemiyle yazılan bir destandır."
KİMLİĞİ VE VAZGEÇİLMEZ ONURU
Erzurum’un karla yoğrulmuş topraklarından yükselen bir ses, bir çığlık gibi İstanbul semalarına ulaşmıştı. Adı Fatih Nusret Seven’di. Yıl 1979’u gösterirken, 29 yıllık kısa ömrüne çağlar sürecek bir onur sığdırmıştı. O, sadece bir meslek erbabı değil, davasının bayrağını en yüksekte taşıyan bir neferdi. Çelik kasa fabrikasında sorumluluk gerektiren müdürlük görevini sürdürürken dahi, ruhunda taşıdığı yegâne kimlik, Milliyetçi olmanın sarsılmaz gururuydu. Ülkücü olmanın şerefini, o karanlık ve fırtınalı yıllarda bir zırh gibi kuşanmıştı. Bu şeref, hayatının yegâne ödülü ve bedeli olacaktı.
BİR BABA VE BİR ADANMIŞLIK YEMİNİ
Fatih Nusret, bu zorlu mücadelenin ortasında, geride bırakacağı en kıymetli hazineye sahipti: Doğan, İclâl ve Bilge Kağan isimlerinde üç sevgili yavru. O, mesleğinde başarılı bir müdür, davasında tavizsiz bir iman eri olduğu kadar; evinde de şefkatli bir babaydı. Her günü, vatanına ve çocuklarına duyduğu sorumluluk arasında geçen ince bir çizgide yaşıyordu. Bilinci, taşıdığı bayrak uğruna her an bir bedel ödeyebileceği gerçeğiyle yoğruluydu; ama o, bu gerçeğin karşısında bir an bile eğilmedi.
O SON ÖPÜCÜK, O SON DÖNÜŞ
29 Kasım 1979 sabahı, saatler sekizi gösteriyordu. Fatih Nusret, işine gitmek üzere evinden ayrıldı. Ancak, kaderin eli onu geriye çağırdı. Bir an duraksadı, bir şeyi unuttuğunu anladı. Unuttuğu, ne cüzdanıydı ne de önemli bir evrak; unuttuğu şey, uyumakta olan üç küçük kalbi son kez kucaklamaktı. Kahramanlar, tehlikenin ortasında bile insaniyetlerinden ödün vermezler. O, ölüme yürümeden önce, yavrularının yüzlerinden son defa öptü. Bu öpücük, babalığın veda mektubu, evlatlarına bıraktığı en kutsal emanet oldu. Tekrar yola çıktı.
ŞEHADETE GİDEN 50 METRE
Kapıdan ikinci kez çıktığında, pusunun soğuk nefesi çoktan onu takip etmeye başlamıştı. Onurundan yoksun, karanlığın militanları, o soysuz komünistler, Fatih Nusret’in peşine takıldı. O anlar, bir kahramanın tehlikeden kaçtığı değil, kararlılıkla kaderine yürüdüğü anlardı. Henüz evinden elli metreden fazla uzaklaşamamıştı. Bu elli metre, onun yeryüzündeki son onur yolculuğu oldu. Alçaklar, korkakça gizlendikleri yerden, inancın müdürü olan bu vatan evladına karşı silahlarını ateşlediler.
KAHRAMANIN YALNIZLIĞINDAKİ ZAFER
O an evin kapısı dehşetle açıldı; yüreği ağzına gelmiş eşi dışarı fırladı. Koştu, koştuğu yerde Fatih Nusret kanlar içinde yatıyordu. Şehidin eşi, o anın korkunç yalnızlığıyla yüzleşti. Çevredeki insanlar, korkunun pençesine düşmüş, vicdanlarını dondurmuştu; kimse yardıma gelmedi. Fatih Nusret, davasının bedelini öderken, yarasının başında sadece eşinin sadık çaresizliği vardı. Uzunca bir bekleyişin ardından, kahraman ancak hastaneye kaldırılabildi.
Ancak ne bedeni ne de ruhu geri döndürülebilirdi. Alçaklar onu vurdular, ama ruhunu alamadılar. 29 Kasım 1979 tarihinde, Fatih Nusret Seven, 29 yaşında, vatanın mücadelesinde bir yıldız gibi parlayarak ebediyete intikal etti. Onlar onu şehit ettiler; o ise adını ölümsüzlüğe yazdırdı.
"O, sadece bir kurşunla devrilmedi; o, inandığı değerler uğruna düşerek, bir milletin vicdanında ebedi bir nöbetin bekçisi oldu."