"Milletin kaderi yazılırken, yiğitler bilinen en zor adımı atar: Geri dönmeyi düşünmemek."
KİMLİĞİ VE YÜREĞİNİN YETİŞTİĞİ OCAK
Bazı hayatlar kısadır; ancak taşıdıkları ruh, çağlara meydan okur. O, Tokat’ın kadim toprağı, Zile ilçesinin Uzunöz Köyü’nden fışkıran bir fidandı. Adı, Osman Dikici. Yirmi bahar görmüş gencecik yaşına rağmen, omuzlarında memleket sevdasının ağırlığını taşıyordu.
İstanbul’un kalabalık nefesi içinde, Zeytinburnu-Yeşiltepe mahallesinde, sıradan bir işçi olarak hayatını kazanıyordu. Özel bir kuruluşta emeğiyle geçinse de, onun asıl varlığı, MHP Zeytinburnu İlçe Teşkilatı’nda, adanmışlık yemini ettiği idealist duruşuydu. O, sadece bir işçi değildi; o, davasının sessiz neferiydi.
ADANMIŞ RUH VE GECE NÖBETLERİ
Osman, tehlikenin kol gezdiği o karanlık yıllarda, yüreğini korkunun önüne siper etti. Liseli ülküdaşları için ağabey, bir kale, sığınılacak bir liman oldu. Onların yanında durmak, sadece bir görev değil, namus borcuydu.
Onun kahramanlığı, cephede mermi sıkmakla sınırlı değildi; o, gecenin zifiri karanlığında, tek başına duvara çizilen her bir harfteydi. Kimse görmezken, tek başına sokaklarda dolaşır, duvarlara milliyetçi-ülkücü yazılar yazarak, o devrin teslimiyetçi ruhuna karşı sessiz bir isyan bayrağı açardı. Bu yazılar, sıradan kelimeler değil, milletin ruhuna fısıldanan umut tohumlarıydı. O, bu kutsal nöbeti, tek başına ve yılmadan üstlendi.
KADERİN YAZILDIĞI SON SABAH
Takvimler 26 Kasım 1979 Pazartesi’yi gösteriyordu. Sabahın henüz alaca karanlığı, saat 07.30 sularıydı. Osman’ın o günkü görevi ne cepheye koşmak ne de bir meydan okumaydı. O, evine ekmek götürmek için, komşu bakkala doğru yola çıktı. Hayatın en sıradan anı, kahramanlığın yazılacağı sahneye dönüştü.
Ancak düşman pusu kurmuştu. Korkaklığın ve kalleşliğin temsilcisi komünist çakallar, köşe başlarını tutmuş, 20 yaşındaki bu yiğidi gözetliyorlardı. Osman’ın tek başına evden ayrıldığını gördüklerinde, alçakça planlarını uygulamaya koydular.
BAKKALDAKİ VATAN NÖBETİ VE SON SÖZ
Osman, bakkalın içinde evine alacağı şeyleri seçerken, üç komünist militan peşinden içeri süzüldü. Bu, bir çatışma değil, namertçe düzenlenmiş bir infaz girişimiydi. Kalabalık güruhun önünde tek başına kalan Osman, sarsılmaz duruşundan milim şaşmadı. O dar alanda, vicdanı körelmiş hainler, gencecik bedenine kurşun yağmuruna tuttular.
Ağır yaralar almıştı. Vücudu kanlar içinde kalmış olsa da, onun iradesi kurşunlardan çok daha sağlamdı. Son bir gayretle, ayakları üzerinde durmayı başardı ve kan izlerini takip ederek evine ulaştı. O an, bir askerin son raporunu verir gibiydi. Yere yığılmadan önce, ailesine ve yurduna son sözünü söyledi:
“Beni vurdular.”
Bu cümle, bir şikâyet değil, ödenen bedelin ve davanın tesciliydi.
ŞEHADETİ: 26 KASIM 1979
Genç beden, hayat mücadelesini bırakmıyordu. Hemen Cerrahpaşa Hastanesine kaldırıldı. Doktorlar, yiğit Osman’ı hayata döndürmek için insanüstü çaba sarf ettiler. Ancak kalleşliğin ve kurşunların açtığı yaralar derindi.
Osman Dikici, yirmi yıllık ömrünü, davasının şahitliğine mühürleyerek, 26 Kasım 1979 günü, İstanbul’un kalbinde şehit düştü. O, bakkaldan evine dönerken hayatını kaybeden sıradan bir vatandaş değil; tek başına yürüdüğü yolda, inandığı değerler uğruna canını feda eden, destanlara sığmayacak bir kahramandı.
"Adı, 26 Kasım 1979 tarihine bir kurşun yarasıyla değil, yirmi yıllık ömrüyle davasına mühür vuran yiğidin destanı olarak kazınmıştır."