"Bazı ruhlar, yeryüzünün en zorlu sınavlarında bile inançlarından dönmemek üzere mühürlenirler."
KİMLİĞİ VE ALIN TERİ
O, makamların veya mevkilerin ardına sığınan bir isim değildi; o, toprağın sadık bir evladı, emeğin ve alın terinin kutsallığına inanan bir işçiydi. Yılmaz Demir. Doğduğu yerin kaydı belki resmi defterlerde eksik kalmıştı; zira onun asıl varlığı, mesleğinde ve davasına adanmışlığında gizliydi. Ekmeğini dürüstlükle ve alın teriyle kazanırken, yüreğini de aynı şevkle milletine adamış bir neferdi. Sessiz kahramanların en soylu örneğiydi o; hayatı basit, duruşu ise çelikten.
ADANMIŞLIĞIN KARANLIKTA YÜKSELİŞİ
Takvimler 1979 yılının karanlık ve fırtınalı kasım ayını gösteriyordu. İstanbul, ideolojik çatışmaların acımasız gölgesinde kıvranırken, Yılmaz Demir, ülkücü kimliğiyle bu zorlu coğrafyada dimdik ayakta duruyordu. Onun yolu, tehlikenin ve fedakârlığın yolu idi. O, sadece bir işçi değil, aynı zamanda inancından zerre taviz vermeden hakikatin mücadelesini veren, vatanın görünmez surlarından biriydi. Onun varlığı, devrimci solcu-komünist militanların hedef tahtasına cesaretle yazılmış bir isim haline gelmişti.
SÜMER MAHALLESİ'NDE VURULAN MÜHÜR
26 Kasım 1979 Pazartesi. Kaderin ağlarının örüldüğü o gün, Yılmaz Demir ve dava arkadaşı Ersen Gündüz, Zeytinburnu'nun Sümer mahallesindeki Samsunlular Kıraathanesi'nde, yoldaşlık ateşi etrafında toplanmışlardı. Bu, onların dinlenme meclisi, dertleşme ocağıydı. Ancak bu kardeşlik ve sükûnet anı, menfur bir baskınla paramparça edildi. Kapılar, nefretle bilenmiş ve kana susamış üç militanın silahlı gölgesiyle açıldı. Bir anda ortalık, namluların dehşetiyle doldu.
O an, tarihin durduğu, saniyelerin sonsuzluğa karıştığı andı. Yılmaz Demir’in o dehşet verici anda ne düşündüğü, nasıl bir cesaretle durduğu metinlerde yazmıyor olabilir; zira bazı kahramanlıklar kelimelere sığmaz, sadece yüreklere kazınır. O, kaçmayı seçmedi. İnandığı değerler uğruna, o ateş çemberine kararlılıkla yürüdü.
26 KASIM'IN UNUTULMAZ YEMİNİ
Açılan kurşunlar, sadece iki bedeni değil, aynı zamanda bir dönemin masumiyetini de hedef aldı. Hain saldırı sonucu, Yılmaz Demir ve onunla aynı mukaddes yolu yürüyen Ersen Gündüz, kahramanca bir direnişin ardından toprağa düştüler. Şehadetleri, bir milletin vicdanına yazılan kanlı bir yemin oldu. Olayın karanlık gölgesi, masum bir vatandaşı da yaralamış olsa da, Yılmaz Demir'in son nefesi, inanç için ödenen bedelin en yüksek kanıtı olarak tarihe not edildi.
26 Kasım 1979'da İstanbul, yiğit bir işçinin şehadetiyle sarsıldı. Yılmaz Demir, yaşamını inancına adayan, ölümünü ise destana dönüştürenler kervanına katıldı. Onun hikayesi; korkunun kol gezdiği topraklarda bile, sade bir insanın dahi nasıl çelikleşebileceğinin, davası uğruna nasıl en yüksek fedakârlığa erişebileceğinin abidevi ispatıdır.
"O, ekmeğini alın teriyle kazanan bir yiğitti; son nefesi ise bu milletin yüreğine yazılmış sarsılmaz bir destan oldu."