"Vatanın yolu, adanmışlık ateşiyle aydınlanır. Bazı yiğitler, karanlığın en yoğun olduğu anda, bir yıldız gibi kayıp destanlaşmak için doğar."
ANADOLU’NUN ÇELİK RUHU
Destan, Kırşehir’in çetin topraklarında, Çiçekdağı’nın Ömerkuşağı Köyü’nde başladı. Ömer Gülpolat (Gürpınar), henüz çocukken Anadolu’nun sadakatini ve çelikten iradesini yüreğine mühürledi. O, sadece doğduğu yerin değil, taşıdığı yüksek ideallerin de bir timsaliydi. Vatan sevgisini en kutsal borç bilenlerin sessiz, ancak kararlı saflarından yükselen, 32 yıllık kısa ömrüne muazzam bir sorumluluğu sığdıran bir yiğitti.
ALIN TERİ VE YÜREKTEKİ DAVA
Hayat, onu ekmek mücadelesi için İstanbul’un karmaşık ve tehlikeli sokaklarına, Maltepe Esenyurt’a getirmişti. O, sadece bir işçiydi; Kartal Cevizli’deki Tekel Sigara Fabrikası’nda alın teri döken, hayatını dürüstçe kazanan bir hane reisi. Omuzlarında ağır bir yük taşıyordu: dört evlat, bir eş ve sarsılmaz inançlarının gerektirdiği manevi bir nöbet. 1979’un o zorlu ve kanlı günlerinde, o, hem ailesinin rızkını kazanmak hem de inandığı değerleri savunmak zorundaydı. Ömer Gülpolat, işçi üniforması altında davasının meşalesini taşıyan bir kahramandı.
O SON SABAHIN KARARLILIĞI
Takvimler 23 Kasım 1979 Cuma sabahını gösteriyordu. Hava, yaklaşan büyük fırtınanın sessizliğini taşıyordu. O gün, herhangi bir gün gibi değildi; bu, Ömer Gülpolat’ın ebediyete yürüyeceği gündü. Maltepe Fatih Caddesi üzerindeki evinden, her zamanki gibi, sabahın erken saatlerinde, saat 08.00 sıralarında ayrıldı. O, sıradan bir iş gününe değil, kaderinin çağrısına cevap vermeye çıkıyordu.
Biliyordu ki, idealleri uğruna yürüdüğü yollar mayınlıydı. Ancak geri dönmek, onun sözlüğünde yer almayan bir kelimeydi.
ADANMIŞLIĞIN VE ŞEHADETİN BEDELİ
Tam Esenyurt İlkokulu civarına ulaştığı o an, karanlık pusuya yattığı yerden fırladı. Hainler, iki komünist militan, bu adanmış işçinin yolunu kesti. Onlar, onun fikrini ve duruşunu susturmak istiyorlardı.
Ömer Gülpolat, bir an bile tereddüt etmediği davasının en ağır bedelini ödedi: Hain eller, en kutsal noktası olan başından hedef alarak onu kurşunladı. O, karanlık ve puslu bir sabaha yenik düşmedi; aksine, duruşuyla o karanlığı yırttı, inancının son damlasını akıtarak şehadet makamına yürüdü.
32 yıllık ömrüne, dört çocuğunun yetim kalacağı büyük bir acıyı bıraktı. Ancak o, sadece ailesine değil, tüm davasına bir miras devretti: Bir işçi, en zor şartlar altında bile geri adım atmadı, alnının teriyle kazandığı hayatı, uğruna savaştığı değerlere feda etti. 23 Kasım 1979’da İstanbul’un soğuk kaldırımları, bir yiğidin kanıyla ebediyetin mührünü taşıdı.
"O, bir işçiydi; fakat duruşu bir kaleden farksızdı. Yüreğinde taşıdığı sevda, onu 32 yaşında ölümsüz kılan en kutsal mühürdür."