"Vatan, ancak onu can pahasına savunanların omuzlarında yükselir; Dursun Önkuzu, o omuzların en genç, en kararlısıydı."
MİLLETİN YÜREĞİNDEN KOPAN ADI VE YEMİNİ
Tokat’ın Zile topraklarında, sıradan bir aileye destansı bir kaderle doğmuştu. O, ocağın tek erkek evladıydı; soyun devamı, ailenin umudu. Henüz 21 baharını yaşayan bir fidan iken, sadece bir öğrenci değil, adını yurdun yüksek mefkûrelerine yazdırmış bir ülkücüydü. Ona, tarih sahnesinde Türk’ün dirilişini simgeleyen ulu bir isim verdiler: ERTUĞRUL DURSUN ÖNKUZU. Okul sıralarında değil, hak ve hakikat mücadelesinin en ön cephesinde, efsanevi bir kahraman olarak anılacak, ülküdaşları onu daima böyle yâd edecekti.
BİR YURDUN ATEŞ ÇEMBERİ: ANKARA VE KARAR GÜNÜ
Ankara Erkek Teknik Yüksek Öğretmen Okulu, bir ilim yuvası olmaktan çıkmış, karanlığın ve işgalin pençesine düşmüştü. Okul, kendilerini Moskof uşakları olarak adlandıran, millete yabancı zihniyetin zorbalığı altındaydı. Türk’üm ve Müslüman’ım diyen her yiğit, kendi vatanının kurumlarında horlanıyor, kapılardan geri çevriliyordu. İşte bu zulüm ateşinin tam ortasında, 23 Kasım 1970’te, Dursun Önkuzu’nun ruhunda çelikten bir karar filizlendi.
Okula gitmek, o gün yalnızca ders görmek değildi; o, işgal edilmiş namusa sahip çıkmaktı. Ölümü göz alarak o kapıdan içeri yürüdü. Bilgece bir seçim, kutlu bir adanmışlık anıydı bu. Zira, o biliyordu ki, eğer bu vatan benim diyorsa, zorbaların kurduğu barikata rağmen yurduna girmeliydi.
ÜÇ GÜNLÜK DİRENİŞ VE KİRLİ SORGULAMA
Okulun karanlık koridorlarında, soysuzlar onu kollarından yakaladı. Cesareti, kin ve nefretle bilenmiş ellerin arasına düşmüştü. Üçüncü katın bir sınıfında, sözde "halk mahkemesi" adı altında kurulan o cinayet şebekesi tarafından sorgulanmaya başlandı. Halk adına kurulan bu canilik odağında, halkın öz evlatları katlediliyordu.
Üç gün süren işkence, insana yakışmayacak, hayvanlarda bile bulunmayacak bir vahşetin resmidir. İşkenceciler hınçlarını alamadı, ciğerlerini bir pompa ile şişirerek patlattılar. Bu, caniliğin, cinnetin ve kudurmuşluğun en üst seviyesiydi. Bir gencin bedeni üzerinde estirilen bu vahşet, Dursun Önkuzu’nun iradesini kıramadı, duruşunu eğemedi.
ZİLE'DEN YÜKSELEN SON NEFES VE DESTAN
Cellatlar, bu yiğit evladın onurlu direnişinden sonra bile yetinmediler. Onlarca işkence izi taşıyan bedenini, kollarından tuttular ve okulun üçüncü katından aşağıya, taş zemine fırlattılar.
23 KASIM 1970. Bu tarih, bir şehadetin değil, bir destanın başlangıcıdır. Türk yurdu, toprağa karışan bir ülkücünün kanıyla sulanıyordu. O son düşüş, bir teslimiyet değil, adanmışlığın en yüksek zirvesiydi. Kahramanlığı, yazarların (Emine Işınsu onu "SANCI" kitabında anlattı) ve sinemanın (KAFES filminde işlendi) diline düşen bir efsane olarak kaldı.
O günden sonra ERTUĞRUL DURSUN ÖNKUZU, sadece bir isim değil; milletin vicdanında yanan, asla sönmeyecek bir direniş meşalesidir.
"Dursun Önkuzu’nun düşüşü, toprağa düşen bir tohumdur; 23 Kasım 1970 ise, Türk Gençliği’nin adanmışlık yemininin tarihe kazındığı gündür."