"Bazı ömürler takvim yapraklarıyla ölçülmez; onlar, adanmışlık ateşiyle yandıkları her an ile ebediyete mühürlenir."
YURDA ADANMIŞLIĞIN MÜHRÜ
Bir Karadeniz rüzgarı gibi esmişti, Trabzon'un Vakfıkebir topraklarından Ankara'nın zorlu yıllarına. Henüz yirmi bahar görmüş, hayatının en verimli çağında üniversite sıralarında olması gerekirken, ülkesinin davasını omuzlamıştı. O, sadece Ankara Üniversitesi Fen Fakültesi'nin ikinci sınıf öğrencisi, Keçiören'de bir öğrenci evinde kalan Osman Günaydın değildi; o, yüreği bir vatan ocağı gibi yanan, yiğitçe ülkücü mücadele içinde yerini alan bir idealin neferiydi. Onun kısa ömrü, büyük bir imanın ve sarsılmaz bir kararlılığın timsali oldu.
İRADENİN ATEŞLE SINANMASI
1979 yılının o soğuk sonbahar günleri, Ankara sokaklarının kanla ve zorlukla sınandığı günlerdi. İdeallerin ışığını söndürmek isteyen karanlık güçler, 19 Kasım günü Fen Fakültesi'nin kapısına utançtan bir barikat örmüşlerdi. Korkunun kalesini dikmek, ülkücü gençleri ilim yuvalarından alıkoymak istiyorlardı. Bu, sadece bir geçidi kapatmak değil, milletin geleceğine vurulmuş bir kelepçeydi.
Ancak onlar, Osmanların yüreğindeki sarsılmaz kararlılığı hesap edemediler. Geri adım atmayı, pusuya boyun eğmeyi reddeden ülkücü gençler, barikatın üzerine bir irade seli gibi yürüdüler. O an, sadece bir direniş değil, zulme karşı koyan azmin destansı zaferiydi. Beklenmedik bir cesaretle karşılaşan düşman, paniğin ve şaşkınlığın pençesinde dağıldı. Barikat kırılmış, yol açılmıştı.
ANKARA SOKAKLARINDA SON KOŞU
Düşman, yendiğini sandığı barikatı kaybedince korkaklığın yüzü Tandoğan yönüne döndü. Sırtlan-çakal bozmaları kaçmaya başlamışlardı. Osman ve arkadaşları, adaleti sağlamak ve geri çekilen düşmanın kötülüğünü tamamen silmek için peşlerindeydi.
Tam o kovalamaca anında, karanlık bir gölge, kaçarken alçakça arkaya dönüp namlusunu doğrulttu. Açılan o hain ateş, hürriyet davasının peşinde koşan yirmi yaşındaki bir fidanın göğsüne isabet etti. Yaralanmıştı.
EBEDİYETE YÜKSELİŞ
Osman, kanlar içinde yere düştüğünde bile inancından zerre taviz vermedi. Hızla hastaneye yetiştirilmeye çalışıldı ama kader, adanmışlık sözünü çoktan mühürlemişti. O, hastane kapısına varmadan, bedenini şehadet mertebesine yükselterek, 19 Kasım 1979 günü Ankara’nın sokaklarında ebediyete kavuştu. Bir öğrenci yatağında değil, davasının en ön safında can veren bu yiğit, adını Türk milletinin şeref sayfalarına altın harflerle yazdırdı.
"Osman Günaydın, Ankara’nın soğuk bir gününde düştü; ancak düştüğü yerden bir milletin destanı filizlendi ve o günden sonra, her mücadele ona uzatılmış bir selam oldu."