"Tarihler bazen bir ömrün ne kadar sürdüğünü değil, o ömrün hangi ideal uğruna feda edildiğini yazar."
KİMLİK: İDEALİN VE ADANMIŞLIĞIN IŞIĞI
Adı, ülkücü duruşun bedelini ödeyenlerin şanlı listesine altın harflerle yazılmıştır: HASAN YILDIZ.
O, sadece bir isim değildi; o, geleceği kuracak nesillere ışık tutmaya adanmış bir meşaleydi. Doğduğu yerin coğrafi sınırları kayıtlara geçmemiş olsa da, o, bir milletin vicdanına doğmuştu. Görevi, nesilleri karanlıktan çekip çıkarmaktı. Mesleği, en kutsal görevdi: ÖĞRETMENLİK.
CEPHE: EĞİTİMİN KALESİNDE BİR MÜDÜR
Hasan Yıldız, 1980 yılının zorlu, fırtınalı günlerinde İstanbul'un kalbinde, Bakırköy Tozkoparan'daki Refik Vardar İlkokulu'nun en yüksek kulesinde, yani Müdür koltuğunda duruyordu.
O yıllar, eğitim yuvalarının bile birer siper haline geldiği, ideallerin can pazarına kurulduğu bir dönemdi. O, korkunun kol gezdiği sokaklarda dahi, kaleyi terk etmeyen bir komutan gibiydi. Görevi, sadece ders programını yönetmek değil; aynı zamanda öğrencilerine vatan sevgisinin ve duruş sahibi olmanın ne demek olduğunu öğretmekti.
O, inandığı değerler uğruna, canını ortaya koymaktan çekinmeden, her sabah öğrencilerine doğru yürüyen kararlılığın timsaliydi.
SON NEFESE GİDEN YOL: 18 KASIM 1980
Takvimler, ihanetin ve kahramanlığın çarpışma anını gösteren o kara güne, 18 KASIM 1980'e geldiğinde, Hasan Öğretmen her zamanki gibi görev başındaydı.
O, elinde tebeşirle, zihninde ülkülerle mücadele ederken, karşıt ideolojinin kör nefret ve silahlı şiddetle cevap vereceğini biliyordu. İstanbul’un sokakları, aydınlık fikirleri sindirmeye çalışan gölgelerle doluydu.
DÖRT ZALİME KARŞI BİR YÜREK
Olay Günü, hiçbir öğretmenin, hiçbir idealistin hak etmediği bir tuzak kuruldu. Bilgeliğe ve ışığa düşman kesilen, karanlığa hizmet eden Devrimci Solcu-komünist çizgideki hainler pusu kurdu.
Hasan Yıldız'a kurulan bu pusuda, fiziksel güçler eşitsizdi: O, kalemi ve idealleriyle tek başına ayakta dururken, karşısında dört silahlı militan vardı.
Bu, bir çatışma değil, bir infazdı; dört silahlı gölgenin, eğitime, ideale ve vatanseverliğe sıkılan kurşunlarıydı. Kahramanımız, geri çekilmeyi ya da teslim olmayı düşünmedi; o an, öğrencilerine öğrettiği cesaretin son ve en büyük dersini verdi. Dört namlunun gölgesinde, duruşundan zerre kadar taviz vermeden şehadet şerbetini içti.
ŞEHADETİ: EBEDİ BİR MEŞALE
18 Kasım 1980’de, Hasan Yıldız düşmanlarına karşı canını feda etti. Bu fedakarlık, sadece bir öğretmenin hayatının sonu değil; inanç uğruna ödenecek bedelin, zamana meydan okuyan destansı bir başlangıcıydı.
O, kürsüsünden inerek, vatan sevgisini en yüce mertebede kanıyla mühürledi. Eğitim verdiği İstanbul toprağı, artık onun kahramanlık hikayesini fısıldayan kutsal bir mekân olmuştu.
"O, öğrencilerine yalnızca okumayı öğretmedi; 18 Kasım 1980 günü, adanmışlığın destanını kanıyla yazarak ölümü dahi bir ders haline getirdi."