"Bazı hayatlar uzun bir destan değil, kısa ama sonsuzluğa uzanan sarsılmaz bir yemin gibidir."
ADI VE YEMİNİ
Adı İlyas Ersayın’dı. Henüz 23 bahar görmüş bir fidandı, fakat omuzlarında koca bir milletin geleceğinin yükünü taşıyordu. O, Rize’nin topraklarından doğmuş, Karadeniz’in çelik gibi iradesini ruhunda taşıyan bir öğretmendi. Onun için öğretmenlik, sadece bir meslek değil, nesillere sönmez bir meşale devretme yeminiydi.
HAKİKATİN SÖZCÜSÜ
İlyas Ersayın, genç yaşına rağmen davasına öylesine adanmıştı ki, karanlıkların en yoğun olduğu dönemde dahi ışığı yaymaktan çekinmedi. Rize ÜLKÜ-BİR çatısı altında, gençliğe Türk İslam kültürünün derinliğini ve ruhunu aktaran seminerler veriyordu. Sözleri, puslu zihinleri aydınlatan birer fenerdi. Bu adanmışlık sadece sınıflarla sınırlı kalmadı; o aynı zamanda Hergün Gazetesi’nin de fahri muhabiriydi. Kalemi, hakikatin korkusuz bir neferiydi. O, sadece ders veren değil, sözüyle sahada mücadele eden bir kahramandı.
27 EKİM: ATEŞ ÇEMBERİNE YÜRÜYÜŞ
Yürüdüğü yolun dikenli olduğunun farkındaydı. Fikirleriyle devleşen İlyas Ersayın, birilerinin gözünde tehlikeli bir ışık haline gelmişti. 27 Ekim 1979 günü, Rize’de, hakikati savunduğu için hedef alındı. Silahlı bir saldırı, onun o genç ve adanmış gövdesine isabet etti. Aldığı yaralar ağırdı; mücadele artık sözde değil, yaşamın en zorlu cephesinde devam edecekti.
YİRMİ GÜNLÜK SON DİRENİŞ
O, cepheden kaçmadı. Ağır yaralı halde, Rize’den alınıp Ankara Hacettepe Hastanesi’ne, hayat mücadelesinin son kalesine nakledildi. Orada, soğuk yatakta, bilinci kapalıyken bile 23 yıllık ömrünün tüm kararlılığını sergiledi. Tam yirmi gün boyunca, o komada yattı. Yirmi gün, sadece bir zaman dilimi değil; vatan aşkının, şehadete yürüyüşün her nefeste verilen onurlu bir mücadelesiydi. Beden yorgundu ama ruhu direniyordu.
17 KASIM: EBEDİYETE DOĞUŞ
Ne var ki, bedeni taşıdığı büyük ideale daha fazla dayanamadı. 20 günlük destansı direnişin ardından, 17 Kasım 1979 günü, komadan çıkamayarak ruhunu hakka teslim etti.
İlyas Ersayın, 23 yaşında, öğretmen kimliği ve adanmış sözleriyle başladığı hayat yolculuğunu, vatanın hafızasına silinmez bir fedakârlık dersi olarak kazıdı. O, karanlık bir dönemin tam ortasında, gençliğin nasıl bir ideal uğruna ölüme dahi meydan okuyabileceğinin sembolü oldu.
“O, ömrünün kısalığıyla değil, adanmışlığının sonsuzluğuyla ölçülen bir şehit, bir öğretmendir. Onun susturulan sesi, vatanın vicdanında bir destana dönüştü.”