"Kimi zaman en büyük destanlar, en sessiz yüreklerde, en yoksul koşullar altında yazılır."
YÜREĞİNDEKİ MİRAS VE ADANMIŞLIĞI
Doğduğu yerin detayları, hayatının başlangıcı gibi, tarihin tozlu sayfalarında gizli kalmış, bilinmezdi. O, unvanların ve şatafatın değil, emeğin ve fedakârlığın temsilcisiydi. Hayatın zorlukları, İmkânsızlıktan dolayı ona okul kapılarını kapamış, akademik bilginin ışığından mahrum bırakmıştı.
Fakat Necati Çonger, bir işçiydi; sadece bedenini değil, ruhunu da çelik gibi bir ülküye adamış, yüreğini davasına rehin vermişti. O, sadece bir meslek sahibi değil, aynı zamanda zorlu 1970’lerin ideolojik fırtınasında, inandığı değerler uğruna alnı açık yürümeyi seçmiş bir neferdi.
İSTANBUL’UN DÖKÜM HAN’INDA BİR IŞIK
Hayat mücadelesi onu İstanbul’a, Bayrampaşa Çeşme Sokak’taki Döküm Han’da bulunan mütevazı bir çay ocağına sürüklemişti. Günlerini emeğiyle kazanan bu sade adam, çay bardaklarının buğusu ardında bile davasından bir an olsun vazgeçmedi.
O, sıradan bir işçi değildi; O, MHP Bayrampaşa İlçe teşkilatının yılmaz bir üyesiydi. Çay ocağı onun ekmek teknesi olsa da, teşkilat onun manevi eviydi. Her geçen gün artan siyasi gerilimin gölgesinde, ideallerini ayakta tutmak için sessiz bir direniş sergiliyor, duruşuyla çevresindekilere cesaret veriyordu.
O KARANLIK ŞAFAK: 13 KASIM 1979
Takvimler 13 Kasım 1979’u gösteriyordu. O karanlık sabah, İstanbul’un huzuru kasten hedef alınmıştı. Necati, her zamanki gibi sabahın erken saatlerinde ocağının başındaydı. Saat 09:00 sularında, bir rutin günün başlangıcında, hayatının son anına doğru yürüdüğünü bilmiyordu.
Çay ocağının kapısı, davasına kin besleyen üç komünist militan tarafından vahşice açıldı. Bu, bir baskın değil, bir inanca ve bir duruşa karşı düzenlenen alçakça bir suikast girişimiydi. Militanlar, gözlerini karartmış bir şekilde silahlarını ateşlediler.
Necati Çonger, davasına olan sadakati ve duruşu nedeniyle hedef alındığı o an, bedenini kurşunlara siper etti.
SON NEFES VE DESTANIN MÜHÜRÜ
Saldırı, ani ve acımasızdı. Necati, aldığı kurşun yaralarıyla ağır bir şekilde yere yığıldı. Vücudu yaralıydı ama ruhu mağlup edilememişti. Kahramanlık, o an başlayan son yolculuğa eşlik etti.
Yaralı halde, hastaneye yetiştirilmek üzere yollara düşüldü. Ancak kader ağlarını örmüştü; Necati Çonger, davası uğruna attığı son adımdan sonra, yolda şehadet mertebesine erişti. Bir işçi olarak başladığı hayatını, bir kahraman olarak tamamladı.
Bu cani saldırganların elleri, daha önce de ülkücü Hüsnü Özaltındere’nin kanına bulaşmıştı. Onlar, arkalarında "Ömer Ermiş’in kanı yerde kalmayacak, yolumuz Çayanların yoludur" yazılı nefret bildirilerini bıraktılar. Ancak bu satırlar, Necati’nin dökülen kanının yarattığı büyük destanın gölgesinde kaldı.
Necati Çonger, imkânsızlıklara rağmen ülkücü duruşundan taviz vermeyen, hayatını bir çay ocağının mütevazı köşesinde geçirirken, şehadetiyle koca bir milletin vicdanına dokunan, isimsiz kahramanlar kervanına katıldı.
"O, unvanların değil, imanın ve adanmışlığın destanını yazan, vatanın sessiz bekçisi olarak tarihe mühürlendi."