"Bazı hayatlar, karanlığın ortasında dahi sönmeyen bir meşale olmak için dünyaya gelir; bu meşaleler, kalplerindeki vatan aşkının ateşini taşır."
KİMLİĞİ VE YÜKSELEN İDEALİN SESİ
Ardahan’ın Çıldır ilçesi, Akçil köyünde, 25 Aralık 1956 tarihinde, destansı bir yürüyüşün ilk adımı atıldı. Turan Tekin Tongaç, Anadolu’nun zorlu coğrafyasından beslenen, yılmaz bir ruhla büyüdü. Köyünde aldığı ilk eğitimin ardından, ortaöğretimini başarıyla tamamladı ve Çıldır Lisesi’nden dereceyle mezun olarak İstanbul Ortaköy Eğitim Enstitüsü’nün kapılarını araladı. O, sadece bir öğrenci değil, memleketinin geleceği için hazırlanmış parlak bir zihindi.
Yüksek tahsil yılları, onun kaderini mühürledi. Ülkü Ocaklarıyla tanıştığında, sadece bilgi değil, aynı zamanda uğruna ölünecek bir ülkü edindi. O artık, sadece kendisi için değil, milleti için yaşayan, ideal uğruna adanmış bir neferdi.
ATEŞE DOĞRU YOLCULUK: FATSA MİSYONU
Takvimler 1978’i gösterdiğinde, Turan Tekin Tongaç, öğretmen olarak Ordu’nun Fatsa ilçesine atandı. Bu atama, bir görevden çok, bir meşalenin en karanlık noktaya doğru yola çıkışıydı. Henüz İstanbul’dayken dahi devrimci solcu-komünist unsurların yakın takibinde olan ülkücü, tehlikenin göbeğine, gönüllü bir fedakârlıkla yürüyordu.
Fatsa, o dönemde adeta bir kale gibiydi. "Küçük Moskova" olarak adlandırılan, devrimci solcu-komünistlerin 'kurtarılmış bölge' ilan ettiği bu topraklar, Turan Tekin Tongaç’ın taşıdığı bayrak için en zorlu mücadele alanıydı. O, bu kızıl çemberin içine, kalbindeki sarsılmaz inançla girdi.
DİRENİŞ ODASI VE SON KARAR
13 Kasım 1979... Kaderin cilvesi, kahramanlık destanının yazıldığı o karanlık gün geldi çattı. Turan Tekin Tongaç, Fatsa’da da başlayan bu sinsi takibin hedefi oldu. Devrimci solcu-komünist Arslan Gümüş ve diğer alçaklar tarafından zorla alıkondu. Bir terzi dükkânının loş prova odası, bir kahramanlık meydanına dönüştürüldü.
O dar alanda, gözü dönmüş bir hayvan sürüsü, ülkücüyü vahşice işkencelere tabi tuttu. Saatlerce süren bu zulüm, onun ruhunu kırmaya yönelikti. Ancak Turan Tekin Tongaç’ın bedenini zincire vuranlar, onun imanını ve duruşunu asla esir alamadılar. Tarih, o prova odasındaki bilinmeyen anları sessizlikle kaydetti, zira ülküdaşımız bütün işkencelere direnmişti. Hiçbir acı, hiçbir tehdit, onu davasından döndürememiş, o karanlığın üzerine kararlılıkla yürümüştü.
BAŞA VE KALBE İSYAN
Ruhunu teslim alamayan caniler, sadece bedeni yok etmeyi seçti. Onu, Perşembe ilçesi Mersinli köyü yakınlarına götürdüler. Orada, alçak Arslan Gümüş, son kurşunları sıkma emrini verdi.
Kurşunlar, sadece bir bedeni değil, bir milletin geleceğe dair umudunu hedef aldı. Kafir kurşunlar, Turan Tekin Tongaç’ın başına ve kalbine isabet etti. Bu, sadece bir cinayet değil, aynı zamanda onun fikirlerine (baş) ve vatan aşkına (kalp) yapılan son isyandı.
Ancak bu eylemle, zalimler bilmeden bir şeyi başardılar: Turan Tekin Tongaç’ı sadece bir öğretmen değil, 13 Kasım 1979 günü ebediyete yürüyen, imanıyla bütün işkencelere direnen, yenilmez bir Ülkücü Şehit yaptılar. Onun şehadeti, adı anılmayan bir destanın başlangıcı oldu.
"Kurşunlar bedeni durdurabilir, ama bir kahramanın kalbinden çıkan çığlık, destan olur ve tarihin suskun sayfalarına ebediyen kazınır."