"Bu, bedenin eridiği yerde ruhun zirveye tırmanışının destanıdır; 'Ben ölsem ne gam, milletim yaşasın' diyen bir yiğidin son nefesiyle özgürlüğe kanatlanışının hikayesi."
I. ZULMÜN ÇEMBERİNDEN FIRAR
Ülkücü Şehit Ömer Uyan, 1952 yılında Tokat’ın Çördek köyünde başlayan hayat yolculuğunu, davasına adanmışlığın en çetin sınavında tamamlamıştır. Hakkında hiçbir meslek bilgisi verilmemiş olsa da, onun kimliği; bir vatan evladı, bir ülkü devi ve zulme karşı sarsılmaz bir direniş kalesi olmaktır.
O, devasa bir fizikle, 1.90 boyu ve 90 kilosuyla, kader birliği yaptığı yoldaşlarının hafızasına kazınmıştır. Bu çelik gibi duruş, ilk darbeyi 1978 yılında almış, şer örgütlerinin iftiralarıyla hapsedilmiş, ancak ruhundaki hürriyet ateşiyle Sağmalcılar Cezaevi’nden firar etmeyi başarmıştır. Ne var ki, sonrasında tekrar yakalandığında maruz kaldığı işkencenin ağırlığı, Taşmedrese’de yankılanan bir destana dönüşecekti. Tırnakları sökülmüş, kaburgaları kırılmıştı. Zulüm tek cephe, zalimler tek milletti; ancak Ömer Uyan, o zulüm çemberinin ortasında dahi teslimiyeti reddetti.
II. YUSUFİYE'DEKİ ON ÜÇ CAN
12 Eylül ihtilalinin başlattığı ülkücü kıyımı, Bartın’dan Çanakkale’ye, Bursa’dan Gaziantep’e uzanan hücre tipi cezaevlerinde devam ediyordu. İdare, sistemi yalaka yapmaya çalışan "tretman planı" ile kahramanların ruhunu kırmaya çalıştı. Ancak bu koca hapishane, sadece on üç kişi olan bu yiğitler için bir "Yusufiye"ye dönüştü. Hücreler yan yana dahi getirilmiş olsa, aralarındaki dayanışma bu satırlara sığmayacak kadar güçlü ve sarsılmazdı. Onlar on üç değil, sanki bir kişi, sanki bir can’dı.
O, bu çile yurduna geldiğinde, yedi yıl önce firar ettiği o heybetli adamdan geriye sadece 35 kilo kalmış, kapılardan sığmayan cüssesi bir avuç insana dönüşmüştü. Hastaneye gitmeyi, zalimin elinden sunulan “nimetleri” ve “tedaviyi” de reddetti. Onun kararı kesindi: "Öleceksem de sizin yanınızda öleyim!" Çünkü o biliyordu ki, hastane, tek başına bir işkence daha demekti.
III. ADANMIŞLIĞIN SON NÖBETİ
Ömer Uyan, bedenen çökerken bile zihni ve şuuru berrak, hafızası açıktı. Her geçen gün bir dişini kaybediyor, organları onu yavaş yavaş terk ediyordu. Derisi ince bir zar gibi incelmiş, çene kemikleri görünür olmuştu. Yoldaşları, bu kutsal çilede onun son refakatçileri oldular. Hücreler haftalık nöbetleşe bakım kararı almıştı. Yemeklerini ona ayırıyor, demir kaşığın bile çok görüldüğü o yerde, gazete kağıtlarını yakarak iğnelerini dezenfekte ediyorlardı.
Recep Deveci gibi, daha önce ülkücü olduğu söylenen cezaevi ikinci müdüründen istenen bir demir kaşık ve bir gaz ocağı bile reddedilmişti. Oysa zulmün temsilcileri çok geçmeden, bu kararlarının bedelini çok ağır ödeyeceklerini bilemezlerdi. Ömer Uyan’a refakat edenler nöbetleşe uyuyor, oturarak, kafalarını duvara yaslayarak, bir su isteğiyle uyanmayı bekliyorlardı.
IV. VUSLAT ANI: 13 KASIM 1985
Zulmün en yoğun olduğu 1985 yılının o soğuk kışında, Gaziantep cezaevinin buz gibi demir ve betondan ibaret on iki numaralı hücresi âdeta ölüm evine dönmüştü.
13 Kasım 1985 Cuma sabahı, sabah ezanının iç ısıtan sesiyle birlikte derinlerden gelen bir inilti yankılandı. Arkadaşı Hoca’ya sesleniyordu Ömer: "Biraz rahatsızlandım da." Durumu çok ağırdı. Yoldaşı onu kucağına aldı ve demir kapıları tekmelemeye başladı. Avazı çıktığı kadar bağırıyordu: "Gardiyaaaaaaan! Doktoooooooor!" Diğer hücrelerdeki can yoldaşlarının kapı vuruşları ve haykırışları koca hapishaneyi sarstı.
Ancak kimseler yoktu, hiç kimse. Sadece O vardı.
Ömer Uyan, başını arkadaşının omzuna yaslamış, hüzünlü ve fısıltılı bir veda havasıyla son konuşmasını sürdürüyordu. Yoldaşının "Daha çok işimiz var!" yakarışına karşı tebessümle karşılık verdi:
"Bu sefer tamam. Arkadaşlar hakkını helâl etsin. Bu an vuslat anıdır. Benim hakkım hepinize helâl olsun."
Ardından kelime-i şehadet getirdi: "Eşhedü enla ilahe illallah ve eşhadü enna Muhammeden abduhu va rasuluhu."
Usulca titredi, gülümsedi ve gözlerini kapattı. Yüzünde adeta güller açmıştı. Bir kır çiçeği kokusu, paslı demir ve soğuk betonun arasında yayılmaya başladı. Ömer Uyan, kollarının arasından süzülerek esaretin ötelerine uçmuştu. Âdeta masmavi gökyüzünün altında, özgürlüğün derin vadilerinde, yoldaşlarına "üzülmeyin, ben kurtuldum" diyerek el sallıyordu.
V. ŞEHADETİN SON SÖZÜ
13 Kasım 1985 sabahı saat 06:15'te kahramanların hücresi sessizliğin derin girdabına düştü. Çevredeki bütün eşya, paslı demir, soğuk beton, hatta yoğurt kabına ekili soğan bile, bu soylu kahramanı selamlama törenine durmuştu. Ömer Uyan son nefesinde dahi fedakarlığın abidesini dikmiş, yoldaşlarını düşünerek "sakın taşkınlık yapmayın" diye tembih etmişti.
Ömer’in şahadetinden sonra, cezaevinde büyük bir isyan patlak verdi. İki-üç gün kimse ülkücülerin bulunduğu bölüme giremedi. Savcı Mehmet Ali Oğuz kaçarak kurtuldu. Ancak zulmün payidar olamayacağı ilkesi tecelli etti. İkinci müdür Recep Deveci, kısa bir süre sonra, çalımla gezdiği hapishanenin dar maltasında kanlar içerisinde yerlere serildi.
Ömer Uyan’ın geride kalan eşyaları, zabıt altına alındı: Bir tahta kaşık, iki tükenmez kalem, iğne takımı, buruşuk kazaklar, bir kısmı yırtılmış not defteri ve iki kitap. Bir yiğidin adanmışlığından geriye kalan bu sade miras, zalime karşı yürütülen mücadelenin ne kadar büyük bir yokluk ve onurla verildiğinin en somut kanıtıydı.
Hapishane artık dar geliyordu. Ömer Uyan’ın son nefesiyle özgürlüğe kavuşması, geride kalanlara tek bir karar bırakmıştı.
"O, dar bir hücreden, milletinin kalbine yayılan tarifsiz bir koku bıraktı. Çünkü çelik imanın erimeyen tek varlık olduğu o gün kanıtlandı: Ya firar, ya isyan!"