"VATAN SEVGİSİ, NE KADAR KORKUNÇ OLURSA OLSUN, TÜM TEHLİKELERİN ÜZERİNE KENDİ DÜKKÂNINDA DAHİ CESARETLE YÜRÜMEKTİR."
KÖKLERİ VE KUTSAL VAZİFE
O, göçün ruhunu taşıyan bir kahramandı. Makedonya’nın Manastır topraklarından Anadolu’ya uzanan bir soyun, yeni vatanında kök salan evladıydı Arif Üzüm. Takvimler 12 Kasım 1979’u gösterdiğinde, İstanbul’un Zeytinburnu semtinde, 30 yıllık kısa ama adanmış bir hayat sürmekteydi. Evliydi, geride bir fidana benzeyen çocuğu vardı; hayatı, bir esnafın sade dürüstlüğü üzerine kuruluydu.
O, sadece bir kasap değildi. Elindeki bıçakla ekmeğini kazanırken, ruhundaki inançla davasına hizmet ediyordu. Zeytinburnu Tepebağ mahallesindeki dükkânı, onun hem meslek ocağı hem de davasının siperiydi. ÜLKÜCÜ ESNAFLAR DERNEĞİ’nin onurlu bir üyesiydi ve MHP Zeytinburnu İlçe yönetiminde görev alarak, davasının en ön saflarında durmayı seçmişti.
ÇARŞIDAN CEPHEDE: ARİF’İN KARARLILIĞI
1979 yılı, İstanbul sokaklarının kana bulandığı, dürüst bir duruş sergilemenin en büyük bedel olduğu yıllardı. Arif Üzüm, Zeytinburnu teşkilatlarının ülkenin en çok saldırıya maruz kalan, en çok şehit veren mevzilerinden biri olduğunu biliyordu. O, bu gerçeği bildiği halde kaçmadı, geri çekilmedi. O, ailesi ve işi arasında sıkışmak yerine, bu iki kutsal değeri de inancının gölgesinde korumaya yemin etmişti.
Zeytinburnu’nun her bir sokağı, onun için potansiyel bir savaş alanıydı; ve o, kasap dükkânını davasının son kalesi yapmıştı. O’nun duruşu, o günlerde esnafın namusunu ve inancın onurunu temsil ediyordu.
12 KASIM 1979: EN HASSAS ANDA VURULMAK
O gün, 12 Kasım 1979, soğuk bir Pazartesi sabahıydı. Saatler 11.00’i gösterdiğinde, Arif Üzüm dükkânında, günlük yaşamın olağan akışı içinde oturuyordu. Tam da o anda, güpegündüz, pervasızlığın ve karanlık cüretin timsali olan devrimci-komünist militanlar dükkânın kapısını şiddetle açtı.
Bu, bir tartışma değil, bir infaz emriydi.
Korku ve dehşetin çaresiz şahidi olan ablasının gözleri önünde, militanlar bölgedeki tüm inançlara meydan okuyan o zalim sloganı haykırdılar: “Faşistler bu bölgede yaşatmayacağız!”
Arif Üzüm, inancının bedelini ödemeye hazır bir kahramanın sükûnetiyle orada, dükkânında, mesleğinin başında bekledi. Silahlar ateşlendi. O’nun bedeni, davasının aldığı en ağır darbeyle yere yığılırken; o dükkân, bir ticaret haneden, kutsal bir şehadet yerine dönüştü.
SON NEFES VE EBEDİ KERVAN
Ağır yaralıydı. Kendi dükkânında, ablasının feryatları arasında kanlar içinde kalmıştı. Çevredekiler, onu yaşama döndürmek umuduyla hızla Çapa Tıp Hastanesi’ne ulaştırmak için çabaladılar. Ancak takdir, bambaşkaydı.
O gün, davasına adadığı 30 yıllık ömrünün son demleriydi. Arif Üzüm, hastaneye ulaşamadan, o zorlu yolda kervana katıldı. 12 Kasım 1979 günü, o karanlık dönemde binlerce vatan evladının yürüdüğü ebediyet yolculuğuna çıktı.
Bu kahramanlık, aynı zamanda dönemin acı bir tablosuydu: Güpegündüz işlenen bu cinayetin ardından, polis ancak bir buçuk saat sonra olay yerine gelebilmişti. Arif Üzüm, fedakârlığıyla hem inancını hem de ülkesinin sahipsizliğini gösteren bir meşale yaktı. O’nun dükkânındaki duruşu, davasına duyduğu sadakatin mühürü oldu.
"ARİF ÜZÜM, KENDİ EKMEĞİNİ KAZANDIĞI YERDE, İNANCININ BEDELİNİ ÖDEYEREK, BİR GÖÇMENİN YENİ VATANINA SUNABİLECEĞİ EN BÜYÜK HİZMETİ YAPTI: 30 YILLIK ÖMRÜNÜ, EBEDİ BİR SANCAĞA DÖNÜŞTÜRDÜ."