"Bazı sesler dudaklardan değil, milletin vicdanından ve kararlılıktan yükselir. Ahmet Sarpkaya’nın çığlığı işte bu sessizliğin ta kendisiydi."
---
YÜREĞİYLE GÖREN KAHRAMANIN KİMLİĞİ
Hatay’ın İskenderun ilçesinden, henüz on yedi baharını tamamlamış bir fidanın destanıdır bu. Ülkücü Şehit Ahmet Sarpkaya. Onun hikâyesi, gençliğin masumiyeti ile vatan aşkının sınırsızlığını aynı potada eriten sarsılmaz bir imanın hikâyesidir.
O, bedeni dünyevi bazı engellerle çevriliydi: Sağır ve dilsizdi. Ancak bu fiziksel yoksunluklar, onun ruhunun ne kadar yüksekten uçtuğunu asla gölgeleyemedi. Ülkü Ocaklarının kapısından içeri adım attığında, adeta farklı, olumlu bir rüzgâr eserdi. Ahmet, kelimelere ihtiyacı olmadan sevilen, hissedilen bir ülküdaştı; çünkü o, milletine olan bağlılığını sadece yüreği ile görüyor, işitiyor ve konuşuyordu. İskenderun’un Dumlupınar Mahallesi, bu sessiz kahramanın sadakatine şahitti.
GÖNÜL OCAĞINDA BİR IŞIK
Ahmet Sarpkaya için meslek, unvan değildi; onun mesleği, adanmışlıktı. O, vatanına duyduğu sevdanın kor alevini taşıyan, genç ve saf bir ruhtu. Dilsiz ve sağırdı, ama milletinin geleceğini tehdit eden fısıltıları diğerlerinden daha net işitiyordu. Onun varlığı, bir duruş, bir irade beyanıydı. O, tehlikenin gölgesinin düştüğü her yerde, kalbiyle atılan bir adımın, binlerce kelimeden daha güçlü olduğunu biliyordu.
BAYRAMI BÖLEN KARANLIK VE İLK HAMLE
Takvimler 1979 yılının Kasım ayını gösteriyordu. Müslümanların en kutsal günlerinden olan Kurban Bayramının son günüydü. Bu barış ve kardeşlik vaktinde, İskenderun’un Dumlupınar Mahallesi, gözü dönmüş bir ihanetin hedefi haline geldi; komünistlerin karanlık baskını mahalleyi sardı.
O an, sükûnetin ortasında fırtınanın gelişini ilk fark eden kişi Ahmet Sarpkaya oldu. Fiziksel engelleri onu yavaşlatmak yerine, onu çevresine karşı daha dikkatli kılmıştı. O, omuz omuza yürüdüğü ülküdaşlarının can güvenliğinin tehlikede olduğunu, kalbinin atışlarındaki şiddetle anladı.
SESSİZLİĞİN EN YÜKSEK ÇIĞLIĞI
Ahmet’in önünde iki seçenek vardı: Kaçmak ya da hayatı pahasına uyarmak. Bir an bile tereddüt etmedi. O, sessizliğin kahramanı, tehlikenin üzerine doğru yürüdü. Baskını haber vermek, yoldaşlarını korumak için ileriye doğru hamle etti.
Bu fedakârlık hamlesi, karanlığın gözünden kaçmadı. Gözleri dönmüş devrimci-komünistler, bu 17 yaşındaki gence, bu sessiz uyarıcının üzerine, acımasızca kurşunlar yağdırdılar. Kurşunlar hedefini bulmuştu; vatan aşkıyla atan ciğer ve kalbine isabet etmişti.
Ahmet yere düştü, ancak son hamlesi, sessizliğin en yüksek çığlığı olarak yankılanıyordu. O, canını siper ederek, tehlikenin geldiğini göstermişti.
DİRENİŞ VE ŞEHADET
Kanlar içinde hastaneye kaldırıldı. Onu yaşama bağlayan tek şey, milletine olan derin sevdasıydı. Üç gün boyunca, hayat ile ölüm arasındaki ince çizgide, adanmışlığın onurunu taşıyarak direndi.
Ancak, 09 Kasım 1979 tarihinde, genç bedeni bu büyük yaranın yükünü daha fazla taşıyamadı ve ruhu sonsuzluğa yürüdü.
Ahmet Sarpkaya, sağır ve dilsizdi; ama o, sadece 17 yaşında, tüm dünyaya vatan sevgisinin ne ses, ne de söze ihtiyaç duymadığını, asıl gücün yürekten geldiğini gösteren, destansı bir fedakârlık örneği bıraktı. O, vatan için atılan sessiz adımın, tarihin en büyük gürültüsü olduğunu kanıtladı.
---
"Fiziksel bir engel, vatan sevgisinin önünde sadece bir gölge kalır. Ahmet Sarpkaya, kalbiyle işitenlerin ve eylemleriyle konuşanların destanını yazmıştır."