"Kimi insanlar yaşarken destan yazar; onların imzası, namusun gölgesine sığınmış bir canı korumaktır."
RİZE’DEN İSTANBUL’A TAŞINAN YEMİNİN ADI
O, sadece bir isim değildi; o, adında taşıdığı gücü, Aslanlığını ömrü boyunca duruşuyla tescilleyen bir kalkan, bir semboldü. Rize’nin dağlarından kopup gelen o sarsılmaz irade, İstanbul’un zorlu sokaklarında davasının bayraktarlığını yapmıştı. Kimliği, yaşadığı dönemin en çetin sınavlarına göğüs germiş bir idealistti: Ülkücü Şehit ASLAN SİVRİ. 8 Kasım 1979, onun davasına olan bağlılığının mühürlendiği, takvimlerin en acı günlerinden biri olarak kayıtlara geçecekti.
MİLLETİN VE OCAĞIN EMANETÇİSİ
Ömrünün baharını geride bırakmış, 52 yaşında, tecrübenin ve olgunluğun zirvesindeydi. Evliydi ve altı evlat, onun omuzlarındaki en kutsal sorumluluktu. Ancak Aslan Sivri’nin meselesi, sadece hanesiyle sınırlı değildi. O, emekçinin alın teriyle yoğrulmuş bir mücadele adamıydı. DOK-GEMİ İş Sendikası’nın başkanı olarak, sadece ailesinin değil, yüzlerce işçinin hakkını ve onurunu da savunuyordu. İstanbul Beyoğlu’nda, Hasköy Sütlüce mahallesinde kurulu yuvasında, hem ailesini koruyor hem de yürüttüğü mücadelenin ateşini canlı tutuyordu. Hayatı, adanmışlıkla örülmüş, tavizsiz bir hizmetten ibaretti.
İMTİHAN VE KAHRAMANLIK SEÇİMİ
Karanlık bir çağdı. Hain pusu ve zulüm kol gezerken, Ülküdaşlık yemininin ne anlama geldiği sorusu her an kapıya dayanabilirdi. Aslan Sivri, kahramanlığı, bir anlık parlamada değil, ağır bir yükü üstlenmekte buldu. O, zulümden kaçan Ülkücü Ferhat Tüysüz’ü evinde, namusunun gölgesinde sakladı. Bu kararı, sadece bir yardım eylemi değil, hayatının en kritik meydan okumasıydı. O an, bir sendikacı olmaktan çıkıp, tehdit altındaki bir canın yegâne kalesine dönüştü. Onun bu yüksek fedakârlık ve cesaret eylemi, can düşmanları tarafından dahi fark edilmişti; bu seçim, onun şehadetine giden yolu aydınlatan ilk adımdı.
8 KASIM 1979: SON SABAHA YÜRÜYÜŞ
Her günkü rutin, 8 Kasım sabahı, Hasköy Halıcıoğlu Mihriban Sokak’ta saat 10.00 sularında sonsuzluğa uzanan bir vedaya dönüştü. Ferhat Tüysüz’ü koruma kararı, Aslan Sivri’yi hedef tahtasına oturtmuştu. Pusudaki komünist militanlar, sendikacının değil, vicdanının sesini dinleyen o koruyucunun üzerine kurşun yağdırdılar.
Olaydan sonra gazeteleri arayan kimliği belirsiz sesler, infazın nedenini açıkça haykırıyordu: Bu saldırı, sadece bir siyasi cinayet değil, bir fedakârlığın cezalandırılmasıydı. THKP-C’nin üstlendiği bu alçak saldırı, Aslan Sivri’yi yere düşürse de, onun duruşunu tarihe kazıdı. O, sığındığı dostunu vermemek için, altı evladını yetim bırakma pahasına dik duran, namus ve adanmışlık abidesi olarak, İstanbul’un o karanlık sabahında şehitlik mertebesine yükseldi.
"Aslan Sivri'nin adı, sadece bir sendikacı olarak değil, dostluğun ve ülküye sadakatin bedelini canıyla ödeyen o büyük koruyucu olarak tarihin sarsılmaz sayfalarına yazılmıştır."