"Bazı insanlar sadece yaşamazlar; duruşlarıyla bir devrin destanını yazarlar."
KİMLİĞİ VE İHTİŞAMLI GENÇLİĞİ
O, yirmi bir baharında bir fidan, ömrünün en verimli çağında, ideallerine adanmış bir kahramandı. MEHMET CURA. Doğduğu yerin bilgisi kayıp olabilir, fakat onun ruhunun kök saldığı yer belliydi: Milletinin geleceğiydi. İstanbul Deniz İşletmelerinde bir işçiydi o. Alın teriyle helal ekmeğini kazanırken, sırtında taşıdığı yük, sadece işçinin yorgunluğu değil, aynı zamanda davasının ağır sorumluluğuydu.
ADANMIŞ BİR RUH VE DİRENÇ ÇAĞRISI
Mehmet Cura, sadece emeğiyle değil, fikri mücadelesiyle de öne çıkmıştı. Daha genç yaşında, Ülkücü Düşünce’nin kalbi olan Zeytinburnu ÜOD’nda mühasiplik görevini üstlenmiş, inancın defterini tutmuştu. Ancak onun en yüce makamı, MHP Zeytinburnu İlçe Teşkilatı Gençlik Kolları Başkanlığıydı. O, fırtınanın tam ortasında, gençliğin cesaret bayrağını tutan kişiydi.
Biliyordu ki, yürüdüğü yol dikenliydi. Karanlık ellerin daha önce de uzandığı, hayatına kast edildiği kaydedilmişti. O, tehditleri duymazdan gelmedi, aksine o tehditlerin üzerine yürüdü. Her saldırı, onun kararlılığını bir kat daha çelikleştirdi. Mehmet Cura, tehlikeyi bile bile, yolundan dönmeyen adanmış bir ruhun simgesiydi.
O KARANLIK GÜN VE SON YÜRÜYÜŞÜ
7 Kasım 1979 sabahı, İstanbul sisli ve gergindi. O gün, sıradan bir iş günü gibi görünse de, Mehmet Cura için ebediyete atılan son adımdı. Her zamanki gibi işine gitmek üzere evinden çıktı. Görevine, sorumluluğuna doğru attığı her adım, bir kahramanlık manifestosuydu.
Fakat hainlik, köşede pusudaydı. Korkaklık, gölgelerden çıkıp, bir yiğidi ansızın hedef aldı. Mehmet Cura, belki de son anında bile başını dik tuttuğu o köşeye döndüğünde, kurulan kanlı tuzağın ortasına düştü.
14 KURŞUNLUK DESTAN
Tetiğe basıldı. Açılan yaylım ateşi, bir kişiye değil, bir inanca sıkılmıştı. Korkunç bir hınçla, bir vicdanın kaldırabileceği yükün çok ötesinde, tam on dört kurşun isabet etti genç bedene. 14 kurşun, 21 yıllık bir hayatı susturmak, bir ideali söndürmek için yeterli görülmüştü.
Ancak kurşunlar, Mehmet Cura’yı yere düşürse de, onun duruşunu asla kıramadı. Onun son nefesi, 7 Kasım 1979’da İstanbul’un betonlarına kazınan, destansı bir fedakârlığın imzası oldu.
İKİ KARDEŞİN ŞEHADETİ VE EBEDİ MİRAS
O gün, İstanbul iki yüreğini, iki evladını aynı karanlığa teslim ediyordu. Mehmet Cura, omuz omuza düştüğü Ali Yaşar Günaydın ile birlikte, davasının ölümsüzlük mührünü vurdu. Onların kanı, sadece bir kaybın hüznü değil, aynı zamanda geride kalanlara adanmışlığın neferi olma yükümlülüğünü miras bıraktı.
Mehmet Cura, kısa süren ömrüyle, vatana hizmetin sadece makamlarla değil, 21 yaşında bir işçinin cesur ve sarsılmaz duruşuyla da yapılabileceğini gösterdi.
"Vatan için düşen her yiğit, toprakta uyusa da gökyüzünde parlayan sönmez bir yıldızdır."