"Gençliğinin baharında, ömrünü bir davaya adayanlar için gökyüzü, sadece bir mezar taşı değil, sonsuz bir sancağın dalgalandığı yerdir."
ADI VE YEMİNİ
O, sadece bir isim değildi; o, 1970’li yılların yangın yerine dönmüş topraklarında ülkü uğruna tutulan bir yemindi: Ali Acun. Henüz hayatın en verimli çağındaydı. Gelecek, önünde İktisadi ve Ticari Bilimler Fakültesi’nin parlak koridorları gibi uzanıyordu. O, sadece hesap bilmeyi değil, aynı zamanda memleketin vicdanının hesabını tutmayı da seçmişti. Öğrenciydi; ama aynı zamanda fikri cephenin, Ülkücü hareketin yılmaz bir neferiydi. Bütün gençlik potansiyelini, kuru bir akademik kariyere değil, inandığı değerler uğruna adadığı o çetin yola feda etmişti.
BİR YİĞİTİN YETİŞTİĞİ OCAKLAR
Doğduğu yer, ruhuna derinlik katan kadim coğrafyanın mührünü taşıyordu: İstanbul ve Bursa. Biri imparatorlukların kalbi, diğeri davanın manevi merkezi. Ali Acun, bu iki büyük şehirde sadece büyümemiş, aynı zamanda ilmek ilmek dokunmuştu. Bir öğrenci olarak, fakültedeki kürsüsünü sadece ders dinlemek için değil, geleceğin Türkiyesi’nin nasıl inşa edileceğini hayal etmek için de kullanıyordu. O, eli kalem tutan, geleceği inşa etme sorumluluğunu omuzlarında hisseden, idealist bir kahramandı.
7 KASIM 1978: KARAR GÜNÜ
Takvimler, tarihin en karanlık ve en çalkantılı dönemlerinden birini gösteriyordu: 7 Kasım 1978. İstanbul, sokaklarında kanın ve ideolojik mücadelenin kol gezdiği bir şehirdi. Her köşe başı bir pusuya, her sokak lambası bir tehlikeye işaret ediyordu. Ali Acun, tüm bu tehlikeleri bilerek yaşıyordu; çünkü kahramanlık, konforlu bir yolda değil, adanmışlık gerektiren dikenli yollarda yürümeyi gerektirir. O gece, kader onu bekliyordu.
TENNURE SOKAK’TA SON DURUŞ
O karanlık 7 Kasım gecesi, Ali Acun’un yolu, İstanbul’un Kasımpaşa Sururi Mahallesi, Tennure Sokak’a düştü. Bir yiğidin son adımlarının yankılandığı bu dar ve tehlikeli sokak, zalimliğe ve ihanete tanık olacaktı. Hiçbir detayı bilinmeyen o son mücadele anında, komünist militanlar tarafından organize edilen bir silahlı saldırı, Ali Acun’u hedef aldı.
O, geri dönmeyi, kaçmayı ya da vazgeçmeyi düşünmedi. Silahların patladığı o an, bir gencin tüm umutlarını ve hayallerini alıp götürmek isterken, Ali Acun kendi destanını yazıyordu. Ağır yaralanmıştı. Yüreği, aldığı yara yüzünden hızla zayıflarken, ruhu daha da güçleniyordu.
ŞEHADET ŞERBETİ VE SON NEFES
Ali Acun, canını kurtarmak için hastaneye yetiştirilmeye çalışılırken, bu fani dünyanın acılarıyla son kez vedalaştı. O yolculuk, sadece bir hastane yolculuğu değildi; bir kahramanın beka âlemine doğru gerçekleştirdiği son, zorlu yürüyüştü.
Tennure Sokak’ın hain karanlığı geride kalırken, o, hastaneye ulaşamadan, inanç uğruna verdiği mücadelenin karşılığı olan yüce mertebeye erişti. Genç bir öğrenci olarak başladığı hayatını, bir Ülkücü Şehit olarak taçlandırdı ve o yol üzerinde Şehadet şerbetini içerek adını tarihe, fedakârlığın en parlak timsali olarak yazdırdı.
"Bazı hayatlar kısa sürer, ama bıraktıkları iz, bir millete sonsuzluğu fısıldar; çünkü onlar yolda ölürken, davaları ölümsüzleşir."