"Bazılarının kalemle yazdığı davayı, O, kurşunlara karşı yüreğini siper ederek kanıyla mühürledi. Tarih, bu genç öğrencinin ayakta duruşunu asla unutmayacaktır."
KASTAMONU'DAN YÜKSELEN SES
Anadolu’nun kadim toprağı Kastamonu’nun Tosya ilçesinden fırlayan bir tohumdu Yaşar Özcivlez. Onun kimliği sadece bir isimden ibaret değildi; o, millete adanmış bir ruhun ve geleceği taşıyan bir gencin ta kendisiydi. Mesleği kâğıt üzerinde sadece “Öğrenci” olarak kayıtlı olsa da, o, hakikatte Vatanın vicdanını koruyanların safında, alnı secdeye varan yiğitlerin safında yer almıştı.
BİR KAHRAMANIN ADANMIŞLIĞI
Takvimler 1971-1973 öğretim yılını gösterdiğinde, İstanbul Teknik Üniversitesi’nin (İTÜ) İnşaat Bölümü kapıları, sadece bir eğitim yuvası değil, aynı zamanda milli duruşun da bir kalesi haline gelmişti. Yaşar Özcivlez, bu yüksek okulu sadece bilim öğrenmek için değil, aynı zamanda Türk Milleti’nin asil davasını omuzlamak için de bir merkez bellemişti. Onun rehberi, saf ve ödünsüz Türklük şuuru ile İslam Ahlak ve Faziletinin sarsılmaz ölçüsüydü. O, karanlık çağın tehditlerine karşı koymaya yemin etmişti. Ülke coğrafyasını yalnızca kültürel değil, aynı zamanda silahlı bir işgal altına alma cüretini gösteren Moskof emperyalizminin gölgelerine karşı, ülküdaşlarının yanında, ön safta durmayı seçti. O, sadece bir öğrenci değil, hürriyet davasının çelikleşmiş bir neferiydi.
5 KASIM 1975: AYAKTA KALAN SON NEFER
İstanbul semalarında soğuk bir sonbahar günüydü. 5 Kasım 1975, tarih defterine bir destanın yazıldığı gün olarak geçti. Saatler 11.00’ı vurduğunda, Yaşar Özcivlez, görev yerinde, İTÜ’nün kutsal Taşkışla binasında idi. İşte o an, karanlığın pususu kuruldu. Kahpece ve haince bir saldırı ile hedef alındı.
Fakat bu, sıradan bir düşüş hikayesi değildi.
O, inancıyla ördüğü manevi zırhını giymişti. Vücuduna isabet eden ilk kurşun, onu yerle bir etmeye yetmedi. Kahraman, aldığı ilk yaraya rağmen bir an olsun sarsılmadı, davasının büyüklüğünü kanıyla kanıtlarcasına AYAKTA DURDU. Bu, sadece bedenin bir direnişi değil, teslimiyeti reddeden bir ruhun destansı haykırışıydı.
Oysa pusu, zalimliğin doruğuydu. Kızıl ihanetin o kahpe çocukları, ayakta kalan bu yiğidin üzerine vicdansızca, ardı ardına kurşunlar yağdırmaya devam ettiler. Vücudu ağır yaralarla parçalandı ama ruhu dimdikti.
DESTANIN SON PERDESİ
Zulmün ateşi sönmüş, geride bir kahraman ve kanlı bir zemin kalmıştı. Ağır yaralı halde derhal hastaneye kaldırıldı. Hekimler ve sevenleri, onun hayat ipine tutunması için insanüstü bir çaba gösterdi. Ancak fedakârlığı tamamlanmıştı. O ruh, fani bedenin dar kalıbına sığmadı. Bütün çabalara rağmen Yaşar Özcivlez, Yüce Dava uğruna şehadet makamına erişti. 5 Kasım 1975’te İstanbul’da, genç yaşında ölümsüzler arasına katıldı.
Geride bıraktığı boşluk, bir öğrenci sırasından çok, bir ülkenin onurundan eksilen yeri simgeledi. O, gençliğini vatanın bağımsızlığı için tereddütsüz feda edenlerin yolunu açtı.
"O gün Taşkışla’da yere yığılan bir beden değil, ebediyete yükselen bir şuurdu. Yaşar Özcivlez, her gençliğin bir davası olduğunu ve bazı duruşların ebediyen ayakta kaldığını öğretti."