"Bir dava adamı, bedeni kırılsa bile ruhundaki yemini asla bozmaz. Onun şehadeti, en uzun süren yalnızlığın sonunda gelen zaferdir."
KİMLİĞİ VE İLK VURULUŞ: NİĞDE’NİN KAHRAMANI
Niğde’nin bereketli topraklarında 1945 yılında filizlenen, adı ülkü ve adanmışlıkla anılan yiğit bir isimdi Yusuf Yavuz. Hayatının ilk nefesini aldığı bu şehir, aynı zamanda en son vedasına da şahitlik edecekti. O, henüz gençliğinin baharında, hakikatin peşinden yürümenin bedelini ödemeye hazır bir ülkü neferiydi.
Mesleği kayıtlarda yazılı değildi, zira o dönemde onun gibi neferlerin tek mesleği vardı: Dava Adamlığı. Ne var ki, ülkenin üzerine Eylül'ün soğuk ve karanlık gölgesi düştüğünde, Yusuf Yavuz da o kahpe zulmün hedefi oldu.
ATEŞTEN GÖMLEK: CEZAEVİ VE KAYIPLAR
O’nu parmaklıklar ardına atanlar, sadece bedenini hapsetmeye çalıştılar; oysa Yusuf’un ruhu göklere yazılıydı. Diğer binlerce arkadaşı gibi, o da inancının kalesini zindanlarda bile dimdik ayakta tuttu. Ancak bu destansı direnişin ağır bir bedeli vardı. Cezaevinde kaldığı süre boyunca, hayat arkadaşından da ayrıldı. O, davası uğruna sadece özgürlüğünü değil, yuvasını ve en büyük destekçisini de geride bırakmak zorunda kaldı. O, artık sadece davanın malıydı.
KADERİN EN AĞIR SINAVI VE ALTI YIL SÜREN YALNIZLIK
Özgürlüğüne kavuştuğunda, sanki çileleri bitmiş gibi görünüyordu. Ne var ki, Takdir-i İlahi O’na daha ağır bir imtihan hazırlamıştı. Yaşadığı elim bir trafik kazası sonucu, bedeni zincirlendi; kahraman felç oldu. O, artık yürüyecek ayaklara sahip değildi; ama ruhu asla diz çökmedi.
Bir inanan, bir dava adamı, bu çileyi tek başına mı çekmeliydi? Hayır. Ama ne yazık ki, Yusuf Yavuz’un kaderi, ağır ve sessiz bir kimsesizlikle örüldü. Tam altı uzun yıl boyunca, felçli haliyle tek başına mücadele etti. Bu altı yıl, bir şehadet anından daha zorluydu; çünkü bu, unutulmuşluğun ve ilgisizliğin ağır ağır öldürdüğü bir kahramanlık hikayesiydi. Onun varlığından, adanmışlığının büyüklüğünden, o yıllarda haberdar olan olmadı.
YUSUF YAVUZ’UN VEDA DESTANI: KİMSESİZİM
Fakat Yusuf Yavuz, sesini duyurmayı başardı. Acısını, umudunu ve kırgınlığını dizelere döktü. Kimsesizliğin zirvesindeyken yazdığı o şiir, sadece bir yakarış değil, vefayı unutanlara bırakılmış bir ders niteliğindeydi:
"Çaresizim, kimsesizim, kaldım hastanelerde...
...Bu şiirim kalsın, dostlarıma benden hediye."
Yaz Yusuf, yaz! O, acısını mühürleyerek, son nefesinden önce davasına bir miras bıraktı. O, yatağında yatan bir hasta değil; fedakârlığıyla baş başa bırakılmış, son görevini kalemiyle icra eden bir komutandı.
ANKARA’DA SON NEFES VE GEÇ GELEN VEDA
Rahatsızlığı dayanılmaz bir seviyeye ulaştığında, Yusuf Yavuz, bir umut ışığı arayışıyla Ankara’ya geldi. Hastane hastane mekik dokudu; bu mekik, acının ve kimsesizliğin dokuduğu bir kefendi. Bir Ülküdaşının vefakar eşinin son anda durumu fark edip haber vermesiyle, yıllardır suskun kalan vicdanlar uyandı.
Ancak vakit, artık merhemlerin yetişemeyeceği kadar geç kalmıştı.
Yusuf Yavuz, 4 Kasım 1991 tarihinde, gece saat 01.45’te, Niğde’den başlayıp Ankara’da son bulan yalnızlık ve adanmışlık yolculuğunu tamamladı. O’nun şehadeti, cephede aniden düşen bir kurşunla değil; davasına duyduğu büyük sadakat ve bu sadakatin getirdiği büyük yalnızlık sonucu, altı yıllık ağır bir imtihanın ardından gerçekleşti. O, fiziken felçli olsa da, ruhu son ana kadar ülkülerine sadık kaldı ve Yüce Rabbine yürüdü.
EŞSİZ ŞEHADET
Yusuf Yavuz, zulmün ve unutulmuşluğun kurbanı olarak Hakk’ın rahmetine kavuştu. Onun hikayesi, sadece bir ölüm değil, ülkü uğruna bedenin, yuvanın ve sağlığın nasıl feda edildiğinin, sonra da en büyük çilenin sessizlik olduğunun en dokunaklı kanıtıdır. O, davasına adadığı ömrüyle, Ülkücü Şehitler kervanına ismini altın harflerle yazdırdı.
"Kimi şehit, kurşunla ölür; kimi şehit ise, vefasızlık ateşiyle. Yusuf Yavuz’un mirası, geride kalanlara düşenin dostu olma mecburiyetini yükleyen ebedi bir vicdan borcudur."