"Vatanın göğsüne vuran her kurşun, bir evladın göğsünde yankılanır. Ama o mermi, imanı asla susturamaz."
KİMLİĞİ VE YÜREĞİNDEKİ SÖZ
Samsun’un çetin topraklarında, Ladik ilçesinde bir fidan yeşerdi: Mustafa Başoğlu. Takvimler 1952’yi gösteriyordu. O, ailesinin tek, biricik evladıydı; üzerine titrenen, geleceğin umudu olan genç bir yiğit. Ama Mustafa, sadece bir ailenin değil, bir davanın da evladı olmayı seçmişti. Hayatının baharında, henüz yirmi beş yaşındayken, gençliğin tüm coşkusunu ve zekâsını Ankara’ya taşımıştı. Tarihin ve dilin derinliklerini araştırdığı Dil-Tarih Coğrafya Fakültesi’nin son sınıfında öğrenciydi. O sadece bir talebe değil, ülküye adanmış bir neferdi. Ankara’nın çalkantılı sokaklarında, inancının sancağını taşıyan MHP Ankara Gençlik Kollarının vazgeçilmez bir üyesiydi. Site Yurdu, onun için sadece bir barınak değil, fikrin filizlendiği bir karargâhtı. O, aydınlık bir geleceğe adım atmak üzereyken, yeminine sadık kalmayı seçti.
BİR BOZKURDUN DURUŞU
Hayatının en verimli çağında, geleceğini elinin tersiyle iterek, ülküdaşlarının yanında dimdik durdu. O, kalemini bırakıp, gerektiğinde gövdesini siper edenlerdendi. O yıllar, memleketin üzerine kara bir sisin çöktüğü, sokakların ihanet ve kargaşa ile kaynadığı yıllardı. Mustafa Başoğlu, bu karanlıkta, inancının ateşiyle yol gösteriyordu. O, ne geri adım attı, ne de pusuda kalmayı seçti. Zira onun gönlünde taşıdığı ülkü, korkudan üstündü.
O KARANLIK KASIM GECESİ
Kara kış kapıdaydı. 4 Kasım 1977 gecesi, Ankara üzerine ölümün gölgesi düştü. Abidinpaşa semti, bir kahramanlık eylemine ve tarihin en acı ihanetlerinden birine sahne oluyordu. Mustafa, bir arkadaşıyla birlikte yürürken, pusuya düşürüldü. Kalleşçe, sayıca üstün ve kinle bilenmiş bir grup tarafından çevrildi. Onlar, yıkıcı ideolojilerin zehrini taşıyan, memleketin birliğini hedef alan "devrimci komünistler"di.
ÇELİK VE ATEŞLE SINAV
Bu saldırı, bir sokak kavgası değildi; bir imanı, bir duruşu ve bir milleti hedef alan alçakça bir infazdı. İlk önce demir sopalar indi başlarına. Moskof dölleri, çelik darbeleriyle vücudunu dövüyor, ancak ruhunu kıramıyorlardı. Mustafa, yediği her darbede, davasına olan bağlılığını bir kez daha ispatlıyordu. Onlar, nefretiyle bedenini ezmeye çalışırken, Mustafa’nın göğsü, vatanın namusu için kalkan oldu.
SON NEFES, ON ÜÇ KURŞUN
Ancak gaddarlıklarının hırsı dinmedi. Sopalarla yetinmeyip, kurşunlara sarıldılar. Bu, bir yiğidi susturmak için duyulan korkunun en net göstergesiydi. O Bozkurt gövdesine tam on üç kurşun isabet etti. Her bir mermi, sadece genç bir bedene değil, onun temsil ettiği tüm değerlere sıkılmıştı. Mustafa Başoğlu, düştüğü yerde bile, zalime boyun eğmeyenlerin son nefesini verdi. O, canını feda ederek, karanlığın ortasına sönmeyecek bir yıldız bıraktı.
EŞSİZ BİR VEDA
Şehadeti, Ankara’nın soğuk havasına karışırken, geride koca bir neslin adanmışlık yemini kaldı. Mustafa Başoğlu’nun naşı, doğduğu topraklara, Samsun’un Ladik ilçesine doğru yola çıktı. Evladını kucaklayan o topraklar, onu bir öğrenci olarak değil, vatanın geleceği uğruna en kıymetli varlığını feda eden bir kahraman olarak ebediyete uğurladı.
"O, 25 yıllık ömrünü değil, bir milletin geleceğini kurtarmak için yürüdüğü son yolda, göğsüne on üç mühür vuran bir destan yazdı. Tarih, bu fedakârlığı asla unutmayacaktır."