"Vatan için yanan bir yürek, karanlığın en keskin yerinde bile ışığı arar. Onun kaderi, bir milletin cesaretiyle yazıldı."
BİR MİLLET DESTANI: ABDULLAH ÇATLI
O, 1 Haziran 1956'da Nevşehir'in topraklarında, sadece bir evlat olarak değil, geleceğin mücadelesine adanmış bir ruh olarak dünyaya geldi. Yaşadığı hayat, sadece bir biyografi değil, milleti için canını ortaya koyan bir yiğidin manifestosuydu. Evliydi ve geride, uğruna savaştığı bu vatan toprağında yeşerecek iki kız çocuğu bıraktı. İşadamı ve Başkan olarak anılsa da, onun asıl mesleği, Türk milletine kayıtsız şartsız hizmetti.
MÜCADELENİN ERKEN YILLARI VE ANKARA’YA YÜKSELİŞİ
Henüz liseli yıllarındayken, sıradan bir genç olmanın ötesinde, ülkücü mücadelenin ateşine kendini attı. Yüksek öğrenimi için başkent Ankara’ya adım attığında, adeta hareketin kalbi onu tanımıştı. Keskin zekâsı ve doğuştan gelen teşkilatçılık kabiliyeti sayesinde, kısa sürede bir efsaneye dönüştü. Onun kararlılığı, Ülkücü hareketin yolunu aydınlatan bir meşale oldu.
Adanmışlığı, onu hızlıca sarsılmaz mevkilere taşıdı: 1977 yılında, henüz çok gençken, ÜLKÜ OCAKLARI DERNEĞİ Ankara İl Başkanı unvanını yüreğinde taşıdı. Cesur duruşu, 25 Mayıs 1978’de onu Ülkücü Gençlik Derneği Genel Başkan Yardımcılığı görevine yükseltti. O, sadece makam sahibi değil, inancının sarsılmaz bir neferiydi. Bu adanmışlık, onu kısa sürede, zalimin gözünde suçlu, milletin vicdanında ise aranan bir kahraman yaptı.
ALNINDAKİ MİLLET MÜHRÜ VE BÜYÜK MÜCADELE
12 Eylül 1980 ihtilali, onun mücadelesini vatan sınırlarının ötesine taşıdı. Ancak yurt dışına çıkması, davasından vazgeçtiği anlamına gelmiyordu; aksine, mücadele alanı genişliyordu. Türk ve Milliyetçi düşmanlar, ona karşı akıl almaz komplolar kurdular, onu hedef gösterdiler. O ise tüm bunlara karşı, Türk milletinin delikanlı ve yiğit refleksi olarak durdu.
Hayatının her safhasını sadece kendi için değil, Türk milleti için yaşadı ve mücadele etti. En büyük kahramanlık destanlarından birini, uluslararası arenada yazdı. Arkadaşlarıyla birlikte, tarihin derin yarası olan Ermeni terör örgütü ASALA’ya karşı amansız bir savaş başlattı. Onun kararlılığı ve stratejik dehası sayesinde, ASALA’nın hain eylemleri son buldu. O, sadece bir düşmanı bertaraf etmekle kalmadı; milletinin onurunu ve tarihini müdafaa etti.
O KARANLIK GÜN VE SON NEFES
Bir ömür boyu cephede duran bu kahraman için hayat, cephede bitmeliydi. Ancak düşman, onunla aleni bir savaşta yüzleşecek cesareti hiçbir zaman bulamadı. Reisin ortadan kaldırılmasına inanan ve bu uğurda tuzaklar kuranlar, hain pusularını kurdular.
Tarih 3 Kasım 1996’yı gösteriyordu. Balıkesir-Susurluk yolunda, gecenin karanlığından faydalanarak kurulan alçak bir tuzakla, bir kamyonun sebep olduğu sözde trafik kazasıyla şehit edildi. Olay günü, karanlık bir perdenin ardına saklandı; o anlar, kahramanın son mücadelesinin sessiz tanığı oldu. Onu şehit edenler, eylemlerini "kaza" olarak nitelendirse de, bu, bir kahramanın son adımı, milleti için canını feda ettiği anın yüceleşmesiydi.
Vefatından sonra dahi, Türk İslam düşmanları onun tertemiz adına akıl almaz suçlar ve isnatlar yöneltmekten geri durmadılar. Ancak millet biliyordu: O, bir Türk milliyetçisi olarak, Türk milletinin evladı olarak yaşadı ve ülkesi uğruna, inandığı değerler uğruna gözünü bile kırpmadan can verdi. Onun mücadelesi bitmedi; sadece bedeni durdu, ruhu ise mücadele sancağı oldu.
"Tarih, sadece kazananları değil; son nefesine kadar yürüdüğü yolda, bir milletin sancağını yere düşürmeyenleri de yazar. O, bilinmezliğin perdesi altında dahi, ülkü uğruna verdiği sözün sonsuzluğudur."